Hey beyler, lütfen siz aday olmayınız…


Yazıyı okumaya başlamadan önce lütfen derin bir nefes alın. Sadece iki örnek vereceğim, ardından bir çift kelam edip yazıyı bitireceğim.

Tarih 13 Mart 624.

Bedir Savaşı başlamak üzeredir…

Medine’de tohumları atılan ve giderek kök salmaya başlayan İslam toplumunu yol yakınken ortadan kaldırmak isteyen Mekkeli Müşrikler güçlü bir ordu hazırlayarak Bedir Vadisi’nde Müslümanlarla karşı karşıya gelirler.

Araplarda adettir. Savaştan önce teke tek vuruşmalar olur. Fakat çatışma başlamadan hemen önce, Mekke’nin ileri gelenleri Hz. Peygamberin huzuruna gelirler. İşte tam bu noktada, kâinatın yaratılan en özel insanının tüm zamanları aydınlatan örnek kişiliğinin en çarpıcı anlarından birine daha şahit olur insanlık.

Mekke’nin ileri gelenleri, daha önce sarıp sarmaladıkları ve üzerlerine kime ait olduğunun işaretlerini koydukları bir şeyler bırakırlar Hz. Peygamberin önüne. Getirdikleri, taşınabilir cinsten altın, inci, yakut gibi ziynet eşyalarıdır. Sahip oldukları bu değerli mücevherleri başlarına bir şey gelmesin diye Mekke’den gelirken yanlarına almışlar ve beraberlerinde savaş alanına kadar getirmişlerdir.

Şimdi lütfen, şu satırları dikkatle okuyun.

Ellerindeki ziynet eşyalarını Peygamber Efendimizin önüne koyar koymaz, başlarlar konuşmaya:

“Ya Muhammed, az sonra yapacağımız savaşta elbette sizden de, bizden de ölenler olacak. Eğer biz seni ve arkadaşlarını biraz sonra öldürürsek, zaten gelir alırız buraya bıraktığımız şu emanetleri. Yok, eğer sen ve arkadaşların bizleri öldürürseniz, sen namuslu, güvenilir adamsın, Muhammedü’l Eminsin… Sana emanet bıraktığımız bu eşyalarımızı geride kalan varislerimize, çoluk çocuğumuza zaten teslim edersin…” der ve çeker giderler. Kısacası, değerli ziynet eşyalarını, öldürmek istedikleri insana emanet ederler.

Aman Allah’ım, bu ne yüce bir insanlık halidir, bu nasıl bir kişiliktir, bu nasıl bir emanet sahipliğidir.

Neticede savaşı Müslümanlar kazanır. Emanet sahiplerinin çoğu ölmüştür. Peygamber Efendimiz savaştan sonra bu emanetleri tek tek yerlerine ulaştırır, tıpkı o tarihi gecede olduğu gibi…

Şimdi sözü uzatmadan ikinci örneğe geçelim.

Emanetleri yerlerine vermeden sakın gelme…

Mekke döneminde müşriklerinin yaptıkları eziyetler dayanılmaz hale gelince Müslümanlara hicret izni verildi. Kısa sürede Mekke’de Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve Müslüman oldukları için aileleri tarafından hapsedilmiş olanlardan başka kimse kalmadı.

Mekke’de Müslümanlardan kimsenin kalmadığını, hepsinin Medine’ye göç ettiğini gören Mekke ileri gelenleri telâşlanmaya başladılar. Hz. Muhammed de Medine’ye hicret eder, Müslümanların başına geçerse, kendileri için iyi olmayacağını, Şam ticaret yolu Medine’den geçtiği için bu stratejik yolun kapanabileceği endişesini ciddi bir şekilde yaşamaya başladılar.

Bu amaçla Mekke’nin ileri gelenleri “Dârü’n-Nedve” denilen önemli kararların alındığı yerde toplandılar ve ne yapılması gerektiğini tartıştılar. Toplantıda Ebû Cehil’in önerisi olan, Hz. Peygamber’in öldürülmesi kararı alındı. Bunun için de şeytanca bir plan yapıldı. Kureyş kabilesinin bütün kollarından birer temsilci seçilmesi ve hepsi aynı anda saldırıp öldüreceği için kanı bütün Kureyş kabilesine dağılmış olacağı kararına varıldı. Bu işi yapacak kırk kişi seçilerek toplantıya son verildi ve hemen görevi yerine getirmeleri istendi.

Peygamber Efendimiz o sırada 23 yaşında olan Hz. Ali Efendimizi yanına çağırdı ve kendisine:

– Ben Medine’ye gidiyorum, sen bu gece benim yatağımda yat. Sabahleyin bu emanetleri sahiplerine ver, sonra da hemen gel, buyurdu.

Dikkatinizi çekerim, Hz. Ali Efendimizin o gece Mekke’de ateş çemberi içinde kalmasının tek nedeni, Peygamber Efendimizde bulunan Mekkeli Müşriklere ait emanetleri yerlerine teslim etmesi, ondan sonra Medine’ye hareket etmesidir. Nitekim Hz. Ali Efendimiz 3 gün Mekke’de kalmış, bütün emanetleri yerlerine teslim ettikten sonra yola çıkmıştır.

Yani Peygamber Efendimiz, kendisini katletmeye gelen, bu amaçla günlerce kendisini Hicret yolculuğunda ellerinde kılıç öfke içinde takip eden insanların emanetleri yerlerine salimen ulaşsın diye çırpınırken, müşrikler onun hayatına son vermek için amansızca mücadele etmişlerdir.

Günümüze gelince…

Demek istediğim o ki, yaklaşan seçimleri vesile kılarak devlet sorumluluğunu üstlenmeye talip olan tüm adaylara sesleniyorum.

Parlamento çatısı altında görev yapmaya talip olmakla, ya da seçilememeniz durumunda KİT’lerde, BİT’lerde, bürokraside önemli görevlere getirilmeyi hedeflemekle, millete ait emaneti de sırtlamayı üstleniyorsunuz demektir.

Vicdanınızı bir yoklayın bakalım, bu görevlere neden talipsiniz.

Rol modelimiz Peygamber Efendimizin, kendisini öldürmeye çalışan insanların emanetlerini bile, ölümü göze alma pahasına gözetmesi kadar, bu yoksul ülkenin maddi manevi kaynaklarına birer emanet gibi sahip çıkmaya, devlet kaynaklarını kuruşu kuruşuna yerine harcamaya, israf etmemeye, şahsi harcama yapmamaya, kursağınızdan tek lokma haram geçirmemeye, kısacası görevlerinizi sadece millet için yapmaya kişiliğiniz, yüreğiniz, vicdanınız elverişli mi?

Evet beyler, eğer bu kıvamda değilseniz lütfen yol yakınken vazgeçiniz. Milletin önünüze serdiği imkânları sadece millet için kullanmaya ahdediniz.

Özel işlerinde veya kamu görevinde suça bulaşmış insanların yargıdan kaçmak için sığınma kapısı olmaktan çıkarın Yüce Meclis’i…

Öyle birer vekil olunuz ki, tıpkı Peygamber Efendimize müşriklerin yaptığı gibi, herkes şapka çıkartsın dürüstlüğünüze…

Buna o kadar ihtiyacımız var ki…

Osman ÖZSOY / Haber7

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.