Kendi başarısından korkanlar

Seçim sonuçlarının neye işaret ettiğini bu zamana kadar epeyce okumuş dinlemişsinizdir. O konuyu açıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Benim asıl üzerinde durmak istediğim Saadet’in başarısına kimlerin sevindiği ve kimlerin sevinemediğidir.

 Bildiğiniz üzere; 2008 Ekim’inin sonunda yapılan kongreyle Saadet Partisi’nde Genel Başkanlık değişimi yaşandı. Sayın Recai Kutan, genel başkanlık görevini Sayın Numan Kurtulmuş’a devretti. Coşkulu ve eski heyecanlı günleri hatırlatan hem geleneğine sahip çıkan hem de geleceğe umutla bakılmasını sağlayan bir kongreydi. Sayın Kutan görevi Kurtulmuş’a devrederken kendinden çok emin ve vicdanen de rahattı. Çünkü üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmıştı.

 Kurtulmuş iddiayı ve kuramı yeniden yorumlamak ve kurgulamak için yola çıktı. Eskiyi inkâr etmeden, hatta geçmişe eskimiş demeden yeniden yeni bir başlangıç yaptı Kurtulmuş.

Kurtulmuş kısa süre sonra seçimle yüzleşti ve Saadet Partisi’nin yüzde 1’lerde gösterilmesini aldırmadan çalıştı, çabaladı. İki ay içinde neredeyse bütün Türkiye’yi dolaştı. Teşkilatları ateşledi ve iddiaları yeniden hatırlattı. Yenilmişlik psikolojisini yerle bir etti. Yeniden herkese heyecan aşıladı. Unuttuklarını hatırlattı herkese. Bunu yaparken de kırmadan dökmeden ve korkutmadan yaptı.

 Ve Saadet Partisi yüzde 5,2 ile oy sayısını büyük oranda arttırarak sandıktan başarıyla çıktı. Elbette bu bir olağanüstü bir zafer değildi ancak neredeyse 1999’dan sürekli kan kaybeden ve oyları yüzde 1’lere kadar gerileyen Saadet Partisi için altı çizilmesi gereken önemli bir başarıdır.

 Bu süreçte kimileri heyecanla Kurtulmuş’un başarısız olmasını beklediler. Onlara göre Erbakan Hoca dışında hiç kimse bu partiyi ayağa kaldıramazdı. Fakat öyle olmadı. Kurtulmuş Hoca’nın da desteğini arkasına alarak ciddi bir çıkış sağladı. Tüm siyaset çevreleri ve uzmanlar “Saadet Partisi ve Kurtulmuş başarılıdır” derken şimdi birileri bunun bir başarı olmadığı tezini sinsi biçimde tabanda yaymaya çalışıyorlar.

 Çünkü onların tezlerine göre Kurtulmuş başarısız olacak ve onlar da kenardan “bakın gördünüz mü, biz dememiş miydik” deme fırsatını yakalamış olacaklardı.

 Milli Görüş’te gelenekçi-yenilikçi tartışmaları aslında Milli Görüş’ten çok şey alıp götürmüştü. Bunlardan birisi de “güven” meselesidir. Kimilerine göre Erbakan Hoca dışında güvenilecek hiç kimse yoktur. Onlar istiyorlar ki; ilerlemiş yaşına rağmen her şeyi Erbakan Hoca halletsin ve onlarda Erbakan adına söz sahibi olsunlar, kendi geleceklerini kursunlar, kendi hesaplarını yollarına koysunlar.

 Erbakan bu hareketin kurucusu ve lideridir. O 69’da adeta tırnağıyla kazıyarak başladı bu işe. Ancak Erbakan Hoca’ya bütün işleri havale eden ve çözüm bekleyenlerin derdi Hoca’nın liderliği değil, kendi ellerinden alınan taban üzerindeki hegemonyalarıdır. Yıllarca tabanı zaferden değil seferden sorumlu tutan bu zihniyet sayesinde yenilmişlik psikolojisi tabanın üzerine neredeyse beton dökmüştü. Kıpırdayamaz ve heyecanını yitirmiş bir tabanla kolay yönetilen bir yapıyı her zaman tercih etti bu bazıları. Ancak artık bu dönem kapandı. Saadet Partisi’nin önünde yürünecek uzun bir yol var. Herkesin bu yolda harekete ve Genel Başkan’a yardımcı olması gerekir.

 Fakat kendi başarısından bile korkan bu geri kalmış zihniyetteki insan tipinden kurtulmak lazımdır. Bu insan tipi ancak kendi kendisini tüketir ve negatif enerji yayar çevresine.

Bu psikolojinin yol açtığı yıkımlardan ızdırap duyuyorum. Toparlanmak için önce kendi moral değerlerini kuşanmalı Milli Görüşçüler. Bunu yapabilmek için ise yenilmişlik psikolojisinden kurtulmak birinci şarttır. Çünkü yürünecek uzun bir yol ve yolda yalpalamadan yürüyecek doğru insanlara ihtiyaç vardır.
ali.ozturk@10yazar.com

www.10yazar.com

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.