Uzun yolun yolcusu: Numan Kurtulmuş

12 Haziran seçimlerinin üzerinden belli bir süre geçti. Bu konuda bir değerlendirmede bulunacak olursak; bu seçimler eşitler arasında geçen bir yarış olmadı.

İmkânları kısıtlı olan partiler, seslerini duyurmakta zorlandılar, hatta hiç duyuramadılar. Böyle bir ortamda yapılan seçimler, her şeyden önce adalet yönünden eksik olmuştur. Bir de seçim öncesi yaşanan kavgalar, gerilimler, kamplaşmalar ve oluşturulan korku ortamı halkın kararını fazlasıyla etkilemiştir. Halk, gönlünden geçen partiye değil de, yönlendirilen partiye oy vermek zorunda bırakıldı.

Halk nezdinde ciddi bir itibarı olan ve oldukça önemsenen Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve HAS Parti, bu seçimde arzu ettiği oyu alamamıştır. Milletin, Sayın Kurtulmuş’a gösterdiği sevgiyi bu seçimlerde oya tahvil noktasında ‘cimri’ davrandığı söylenebilir. Sonuçta HAS Parti’nin aldığı mütevazı oy oranı, toprağa serpilmiş bir tohumdur. Bu tohumun tutması, yeşermesi ve kökleşmesi için zamana ihtiyaç var. Alınan oy oranı yeterli seviyede olmasa da, bu HAS Parti Lideri Numan Kurtulmuş’un Türkiye’nin yakın geleceğinde söz sahibi olacağı gerçeğini değiştirmez. 12 Haziran seçimleri bunun küçük bir adımı olmuştur. Bu millet, kalbinin bir köşesinde yer verdiği, sevdiği lideri zamanı geldiğinde baş tacı yapmasını bilmiştir. Dolayısıyla Sayın Kurtulmuş’un milletle olan mesaisi uzun soluklu bir mesaidir. Sayın Kurtulmuş’un sınavı asıl bundan sonra başlıyor. Önünde uzun ve çileli bir yol var. Liderlik de bu zorlu yolu yürümeyi gerektiriyor. Toplumun vicdanına seslenen, hak ve adalet duygusuna sıkça vurgu yapan bir liderin varlığı, millet için bir imkândır. Bu nedenle Numan Kurtulmuş’un bundan sonraki serüveni halk tarafından daha yakından takip edilecek ve zamanı geldiğinde de takdir edilecektir.

12 Haziran seçimlerinin ardından bir sessizlik süreci geçiren Sayın Kurtulmuş, bir basın toplantısı yaparak bundan sonraki yol haritasına yönelik açıklamalarda bulundu. Siyaseti hiçbir zaman yakın hedefler için yapmadıklarını belirten Numan Kurtulmuş; “Bundan sonra da yapmayacağız. Yüksek idealler uğruna siyaset yapmaya devam edeceğiz” derken, siyasete devam kararını hangi temeller üzerinde sürdüreceğini de belirtmiş oluyor. Türkiye’de siyasetin belli çıkarlar doğrultusunda yürütüldüğü göz önünde bulundurulursa, ideallerden bahseden bir siyasetçinin varlığını ayrı bir yere, yüksek bir noktaya koymak gerekiyor.Dolayısıyla Sayın Kurtulmuş’un siyasetteki ısrarı, temiz, ahlaklı ve adil bir toplum özlemi çekenler için kayda değer bir imkândır. Bu imkânın toplumda karşılık bulması fazla uzun sürmeyecektir.

Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, HAS Parti’ye oy veren seçmen için, “Ben Numan Kurtulmuş olarak 329 bin kişinin her birini yol arkadaşı olarak bildiğimi ve hepinizin oyuna sahip çıkacağımı ilan ediyorum” derken farkını da ortaya koymuş oluyor. Ayrıca “Biz size inanıyoruz, HAS Parti bu ülkenin geleceği, görüşleriniz bu millete lazım” diyen insanlara seslenirken de, “Herkesi bugünden itibaren, yeniden yola koyulduğumuz şu andan itibaren, yanımızda olmaya, sesimizi çoğaltmaya, omuz vermeye, elbirliğine davet ediyoruz” diyerek, yeni yol arkadaşlarına da bir çağrı yapmış oluyor. Sayın Kurtulmuş’un bu çağrısı vicdan sahibi insanlarda mutlaka bir karşılık bulacaktır. Çünkü Türkiye’nin sağlıklı bir yapıya bürünmesi ancak izan, irfan ve vicdan sahibi insanlar eliyle mümkündür.

Sayın Kurtulmuş’un siyasetteki varlığının neye karşılık geldiği, ne denli önemli bir görev ifa ettiği yakın gelecekte daha iyi anlaşılacaktır. Bunun için sabırlı olmak, gayret göstermek gerekiyor. Bu konuda Sayın Kurtulmuş’un, “Çalışmak bizden, destek halktan, başarı Allah’tandır” cümlesi yeterince açıktır. Uzun bir yolun yolcusu olduğunu ortaya koyan Numan Kurtulmuş’un Allah yar ve yardımcısı olsun.

http://www.dunyayayenisoz.com/Yazar/Makale/Uzun-yolun-yolcusu-Numan-Kurtulmus-529.html

İslamcı siyasetin sağcılıktan kurtulamayışı

Milli Görüşün sağ ve solculuktan farklılaşarak kendi tezini ortaya koyma çabası MSP döneminde sloganlara ve seçim afişlerine bile yansımıştı. “Ne sağcıyız, ne solcu; Hak yolcuyuz, Hak yolcu” sloganı o döneme şahitlik eden siyasetçi ve gençlik önderlerinin kulaklarında hala çınlıyor olmalı.
Erol Erdoğan`ın yazısı…

İslamcı siyaset, bazı konulardaki duruşu ve seçmen profili sebebiyle genelde sağ siyaset kategorisinde değerlendirilir.

Böyle olmasının başlangıç gerekçelerini çok partili hayata geçiş süreci ve iki kutuplu dünya dönemini inceleyerek detaylıca görebiliriz.

Hâlbuki İslamcı siyasetin ana gövdesini oluşturan Milli Görüş, başlangıç döneminde emek, adalet, özgürlük gibi konularda, kendini klasik sağ siyasetten ayırmaya çalışmıştır. 1970’de kurulan MNP’nin programında 5 madde işçi haklarına konusuna ayrılmış; parti programında sendikacılık, devlet – özel teşebbüs ilişkileri, sosyal hiyerarşinin azaltılarak eşitliğin ve adaletin sağlanması, imtiyazların ve kaynakların haksızca dağıtımının engellenmesine dair onlarca madde yer almıştı.

Milli Görüşün sağ ve solculuktan farklılaşarak kendi tezini ortaya koyma çabası MSP döneminde sloganlara ve seçim afişlerine bile yansımıştı. “Ne sağcıyız, ne solcu; Hak yolcuyuz, Hak yolcu” sloganı o döneme şahitlik eden siyasetçi ve gençlik önderlerinin kulaklarında hala çınlıyor olmalı.

Erbakan’ın, 1970’lerde AP Genel Başkanı Demirel ile CHP Genel Başkanı Ecevit’i eleştirirken, sağ ve solun birbirinin benzeri olduğunu ısrarla ifade etmesini de MSP’yi sağ ve soldan farklılaştırma çabalarından sayabiliriz. AP ve CHP’nin birbiriyle “düşmanca” tartıştığı günlerde kurulan MSP – CHP koalisyon hükümeti (26 Ocak – 17 Kasım 1974) de İslamcı siyasetin kendini farklı bir alana konumlandırmaya dönük özgüveni açısından tarihi başarı olarak kabul edilmelidir.

Böyle de olsa, sonuca baktığımızda “alın terinin kurumadan işçi hakkının verilmesi” gibi hususların çalışma hayatında pratiğe dönüştürülememesi, sendikalaşma konularında muhafazakârlığın ağır basması, özgürlük sorunlarına dönük cesur çıkışların inkıtaya uğraması, haksızca edinilen servete dönük eleştirilerin sermaye düşmanlığı algısına dönüştürülmesi gibi hususlar İslamcı siyaseti “sağ”a yakınlaşmaya zorladı. CHP’nin tek parti dönemindeki uygulamalar da, dine diyanete yakın her partiyi zihinlerde doğal olarak sağcı kılıyordu.

Dolayısıyla, klasik sağdan ciddi şekilde ayrılmış olmasına rağmen “İslamcı siyaset” üçüncü bir çıkış olarak özgün ve kalıcı biçimde kendini ortaya koyamadığı için “İslamcı sağ siyaset” gibi bir terkip çıktı ortaya. MNP ve MSP bu noktada özgünlüğe daha yakınken RP ve FP daha da sağa yanaştı. Konuyu Milli Görüş üzerinden konuşuyor olmakla birlikte cemaatler, ders halkaları ve dindar entelektüel açısından da durum aynıdır. Önceleri sadece bir cemaat tarafından ehven-i şer yöntemiyle tercih edilen sağcı duruşlar sonraki dönemde maslahatçı yaklaşımlarla dindar camianın genelinin tercihine dönüştü. AK Parti ise kendini “İslamcı sağ”dan da az uzaklaştırıp “Muhafazakâr Müslüman Demokrat” olarak tanımlamıştır ki, bu İslamcı siyasetin sağa yanaşma sürecinin zirvesidir.

Konuyu Has Parti bağlamında tartışmayı henüz erken saydığım için işin bu kısmına girmeyeceğim. Ancak, günümüze gelindiğinde İslamcı siyaseti; Özgürlükçü İslamcılar, Muhafazakâr İslamcılar, Radikal İslamcılar vb farklı tasniflerle incelememiz gerektiğini de söylemiş olalım.

İslamcı siyasetin sağ kategoriye dahil edilmesinde, sağ ve solu aşarak özgün üçüncü yolu inşa edememesinin yanında siyasi aktörlerinin ve bu partilere oy veren çoğunluğun da sağ kökenli olması da ektendir. Sağın yanı sıra sol tabandan en çok oy alma başarısını gösteren RP’nin bunu büyük ölçüde özgürlük ve gelir dağılımı adaletine dayandırdığı söylemleriyle başardığını siz de hatırlıyorsunuzdur.

İslamcı sağ siyaset (AKP dahil) bu dönem sağ–muhafazakâr çizgiye bolca uygun örnekler verdi. Gazze’de şehit edilen 1.500 kişi için hassasiyet en üst düzeyde gösterilirken yanıbaşımızda öldürülen 1 milyon Iraklı için Müslüman camianın tarikatıyla, cemaatiyle, partilisiyle sessiz kalması, Rus işgalinde Afganistan’a cihada gidenlerin ABD’nin Afganistan’ı işgali karşısında sadece yutkunması, başörtüsü yasağının artık sorun olarak algılanmaması, reform manifestolarının hızlıca basit revizyon taleplerine dönüştürülmesi, ahlaki yozlaşmaya dönük muhalefet geliştirilememesi, rüşvet başta olmak üzere sosyal ve iktisadi hayatı kemiren araçların içselleştirilmesi, yoksulluğun artmasını engellemek için sadece yardımın çözüm olarak ortaya konularak zenginliğin ve imtiyazların adil dağılımını sağlayacak yeni düzenlemelere itibar edilmemesi gibi onlarca örneği sayabiliriz.

Bir sonuç cümlesi ve birkaç soru ile bitirelim
. “İslamcı siyaset” kendini sağ ve soldan teori, kadro ve uygulama olarak farklılaştırmayı başarıp özgün siyasetini tam olarak ortaya koyabilseydi bugün ülkemizde ve bölgede her şey farklı olacaktı.

Sorular da şöyle olsun. İslamcı siyasetin bundan sonraki serüveni nasıl şekillenir? İslamcı siyaset ve solun birbirine yakınlaşmasıyla ortaya çıkacak siyasete insanlar nasıl bir yaklaşım gösterir? Medeniyet siyaseti bu tartışmaları neresindedir? Başka bir yol mümkün müdür?

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Guncel/02072011/Islamci-siyasetin-sagciliktan-kurtulamayisi.php

MHP, BOYKOTÇULAR VE ÇÖZÜM

 O yazıyı yayınladığımda, (Yeni Akit, 19 Haziran) gündemde meclis boykotu yoktu. 24. dönemde uzun uzun sivil anayasayı tartışacağımızı söylemiş ve diğer partilerle beraber MHP’nin tutumunun ne olması gerektiğini analiz etmiş ve şöyle demiştim: “MHP de sivil anayasaya destek verecektir. Hem böylece MHP, 2010 referandumundaki strateji hatasını telafi ederek yüzde 70’lik kitlenin sempatisini kazanacaktır. Kim bilir, belki bu sempati, gelecek seçimlerde sandığa yansıyacak ve MHP daha büyük bir oy oranına ulaşacaktır.”

MHP Türk siyaset tarihinde 2 defa, hassas dönemlerde önemli roller üstlenmiştir. İlki 17.11.1977 günü seçilen TBMM başkanlığında yaşanmıştır. O yıl Meclis, 37 turda başkanını seçememiş; bu engel, 38. turda (Bu TBMM tarihinde bir rekordur.) MHP’nin katkısı ile aşılarak ülke bunalımdan kurtulmuştur. İkincisi ise 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerçekleşmiştir. Bu seçimde takındığı tavrın MHP’ye olan toplumsal sempatiyi arttırdığını hatırlayalım. Şâyet MHP bu olumlu tavrını takınmayı sürdürseydi, yüzde yetmişlik seçmen pastasından daha büyük bir pay alabilirdi. Sürdürmedi veya sürdüremedi…

MHP tarihî strateji hatasını 12 Eylül 2010 anayasa referandumunda yaptı ve bedelini 12 Haziran’da sandıkta ödedi.  Sonuç ortada: Herkes oylarını arttırırken MHP’nin oyları düştü.

Demek ki MHP,  yüzde yetmişlik seçmen kitlesinin iradesi hilâfına bir tavır takınmadığında sempati kazanıyor; aksi bir tavır geliştirdiğinde ise aleyhine oluyor.

MHP’nin 28 Haziran 2011 günü açılan TBMM’ye gelerek milletvekillerinin yemin etmesi, hassas dönemlerdeki çözümcülüğünün bir göstergesidir ve kamuoyunda büyük bir sempati uyandırmıştır. MHP, Engin Alan’ın durumunu bahane ederek krizin çözümüne katkıda bulunmayıp CHP ve bağımsızlar gibi davransaydı, çok şey kaybedecekti.

MHP boykota katılsaydı, “CHP’nin kuyruğuna takılmak” eleştirisinde haklı olunduğunu gösterirdi. Hele boykotçu bağımsızlarla aynı paralelde olması, partiyi izahı imkânsız bir duruma düşürürdü.

Milletvekillerinin yemin etmeleriyle MHP kazanmıştır.

MHP’nin tavrını alkışlıyorum. CHP ve BDP destekli bağımsızlar yargı konusu ile millî irade konusunu birbirine karıştırıyorlar. (Bu arada söyleyeyim; bağımsızlar ne yapar bilmem ama CHP gelecek günlerde süklüm-püklüm meclise gelecek ve milletvekilleri yemin edecektir.) MHP bu hataya düşmedi. İyi ki düşmedi ve sapla samanı karıştırmadı.

Bu arada boykotçulara da bir çift sözüm olacak.

CHP ve bağımsızlar, papaza kızıp oruç bozanlara benziyorlar.

“Yüksek yargı Ak Parti’yi kapatmaya çalışırken neredeydiniz? O hukuktu da bu hukuk değil mi?” popülizmine düşmeyeceğim. Yargının toplumun gerisinde olduğunu, bu olayla da gördük. Tamam… Yargı sorunlu… Ama abi, hırsızın hiç mi suçu yok? Veya Perşembenin gelişi Çarşambadan belli iken niye o yargısal sorunlu insanları aday yaptınız? Eli-ayağı düzgün (Lafın gelişi böyle diyorum.) birini hiç mi bulamadınız?…  Yoksa BDP 2015 seçimlerinde Apo’nun önün açılması için yoklama mı çekmektedir?

 

***

Boykotçular için çözüm ne olmalı?…

Konuya “Oh olsun!…” mantığıyla bakılmamalı; sorun odaklı bir çözüm yolu bulunmalıdır.

İsa Gök, ayağının tozuyla “Ak Parti kuzu kuzu çözecek” demiş. (Burhan Kuzu’yu mu kasdetti acaba? J) Ak Parti, tutar “Sorunu siz çıkardınız; çözümü niye bizden bekliyorsunuz? Çözümü getirin; düşünelim.” diyebilir.   Bence demelidir de…

Kimse yargıya “Şunları bırakın.” deme hakkına sahip olmadığına göre ne yapılmalıdır?

Sorunlu milletvekillerinin önünün açılması için, mevcut kanunlarla oynanırsa, Apo’ya da yol açılır Dink cinayetinden yargılananlara da… Kanun tekniği olarak uygunsa, Ak Parti, “12 Haziran 2011 seçimlerinde milletvekili seçilen şunun şunun şunun tutukluluk halleri sona ermiştir.” diye tek maddelik bir kanun çıkarılmalıdır. Bakalım o zaman CHP ne yapacak?…

Hatip Dicle için çözüm yok… Onun milletvekilliği düşürüldü ve hatta yerine bir milletvekili bile geldi… Yani Dicle için atı alan Üsküdar’ı da geçti; Bor’un pazarı da…

Haaa!… Şu da yapılabilir Hatip Dicle için… Anayasa’nın 75. maddesinde değişiklik yapar ve milletvekili sayısını 551’e çıkarırsınız ve yukarıdaki tek maddelik kanuna Dicle’nin adını da yazarsınız. Ama bana bu yol çok zor görünüyor.

Sorun odaklı çözüm olarak aklıma bunlar geliyor.

 

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

http://www.gazeteboyut.com/Yazar/Prof-Dr-Namik-Acikgoz/MHP-BOYKOTCULAR-VE-COZUM.php

Haydar Baş, oyunu DP`ye vermemiş!

Haydar Baş`ın oy kullandığı sandıkta ittifak yaptığı partiye bir oy bile çıkmadı…

Şaka değil gerçek: Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş`ın oyunu kullandığı sandıktan, seçim ittifakı yaptığı Demokrat Parti`ye 1 oy bile çıkmadı.

DP İLE İTTİFAK YAPMIŞTI

Habervaktim.com`da yer alan habere göre, Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş son seçimlere, Namık Kemal Zeybek`in Genel Başkanı olduğu Demokrat Parti ile birleşerek, DP çatısı altında girmişti.

Seçimlerde Demokrat Parti (DP) Bursa Milletvekili Adayı olan Haydar Baş, oyunu Bursa`nın Nilüfer İlçesine bağlı Çağrışan Köyü`ndeki 1163 numaralı sandıkta kullandı.

Ancak 268 seçmenin oy kullandığı 1163 numaralı sandıktan Demokrat Partiye (DP) hiç oy çıkmadığı öğrenildi. Bu durum kafaları hayli karıştırdı.

OYUNU KİME VERDİ?

Siyasi bir partinin genel başkanı olarak oyunu kullanan “Haydar Baş eğer kendi partisine oy vermediyse kime oy verdi” şeklinde akıllarda soru işaretleri bıraktı.

GENEL BAŞKANA SEÇİM SANSÜRÜ

12 Haziran`da oy kullanmasının ardından, Haydar Baş`a yakınlığıyla bilinen yayın organı Yeni Mesaj gazetesinin internet sitesinde, “Prof. Dr. Baş, oyunu Bursa`da kullandı ” başlığı ile bir haber yayınlanarak, Baş`ın oyunu Bursa`nın Nilüfer İlçesine bağlı Çağrışan Köyü`ndeki 1163 numaralı sandıkta kullandığından bahsedildi. Ancak seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından, habere sansür konularak içeriğinin değiştirildiği anlaşıldı. Ziyaretçiler haber başlığını google`da aratıp çıkan sonuca tıkladıklarında “Mecburi istikamet uzlaşma” başlıklı ayrı bir haberle karşılaştılar.

Ancak google`da çıkan sonucun “önbellek” kısmına tıklandığında sansürlenen haberin orijinal haline ulaşılabildiği anlaşıldı.

Yeni Mesaj gazetesinin bu sansürü, partilerini destekleyen tabanından bu durumu saklamak istemesi olarak ve partisine gönül veren binlerce insanı kandırmak olarak yorumlandı.

268 SEÇMEN OY KULLANDI

Oyunu DP Bursa milletvekili adayı olarak, Bursa`nın Nilüfer İlçesine bağlı Çağrışan Köyü`ndeki 1163 numaralı sandıkta kullanan Haydar Baş`ın sandığında oyunu kullanan 268 seçmenden hiçbiri Demokrat Partiye oy vermedi.

1163 numaralı sandıktan Demokrat Partiye (DP) hiç oy çıkmazken, AK Parti 101 oyla birinci parti oldu. Ak Partinin ardından sırasıyla CHP 100, MHP 45, HEPAR 7, SP5, HAS Parti 2, Bağımsızlar 4 ve DSP 1 oy aldı. Sandıkta oyunu kullanan 2 seçmen ise geçersiz oy kullandı.

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Guncel/23062011/Haydar-Bas–oyunu-DPye-vermemis.php

`Tüm ülküdaşlarımı kutlu bir isyana çağırıyorum`

62 yaşındaki efsane ülkücü Ozan Arif, 12 Haziran`dan önce neden sustuğunu, kasetlere tepkisini, MHP`nin aldığı seçim sonuçlarını ve ülkücülere yaptığı isyan çağrısını anlattı.

“MHP`nin başında ülkücü hareketin genleriyle oynayan bir yapı var. Tüm yollarımızı hareketin başına musallat olan, bizi idare edenler tıkıyor. Bir ömür verdiğim bu hareketin güzel günlerini görmek emelimdir” diyen Ozan Arif şu mesajları verdi:

Kirli çarşaf üstümüze örtüldü

3 buçuk milyon rey kazanmış, CHP bile kaynarken, rey kaybeden MHP`nin 70 küsur vekili 50 küsura düşürmüşken diretmenin anlamını anlayamıyorum. Siyasi başarı gibi gösteriyorlar. Yıllardır en büyük ihaneti yaptılar. Bu kastettir şudur budur, aylardır seyrediyoruz. Komplo olduğuna ben de inanıyorum. Komplo olmasaydı kongrelerin önünde açıklanırdı da, bu pislikler bilmem nerelere kadar gelmezdi. Realiteyi değiştirmiyor. Bu şerefsizliklere duçar olmuş, Türk İslam ülküsü gibi bir ruhun sahibi olan insanlara bu kirli çarşafı örtmüş olan bu kişiler yıllardır neredeler? Kendi ifadesiyle, yol arkadaşı olarak Bahçeli`nin yanındaydılar.

Ülkücülüğün erdemiyle kovalarız

Eğer bu alçaklıklardan, namussuzluklardan bu koltukta oturan insanın haberi yoksa o koltukta bu kadar bigane nasıl oturuyorsun? Eğer haberi varsa zaten kıyametimiz kopmuş. Zerre kadar ülkücü hareketten nasibini aldılarsa önünü açsınlar. Pırlanta gibi insanlarımız var. Ben artık yukarıdan aşağıya bir güzel rayiha yayılacağına inanmıyorum. Ama tabana güveniyorum. Benim tanıdığım ülkücüler yukarıya şekil verecekler. Bu yukarıdaki hataları, ülkücülüğün erdemlerini değnek yaparak kovalamamız lazım. Ben tüm ülküdaşlarımı kutlu bir isyana çağırıyorum. Ülkücülüklerini sopa yaparak bunları kovalamaları lazım.

Seçime kadar sustum hain oldum

Seçim öncesi partiyle ilgili gelişmeler hakkında hiç konuşmadığını hatırlatan Ozan Arif, “3 hilalin yerlerde sürünmesine gönlüm razı olmadı. Bazı gönüldaşlarımız yanlış algılarlar, 3 hilale rey vermezler diye imtina ettim. Susmamın sebebi ülkücülüğümdendi. Şu anda seçim sonrası Bahçeli`nin yüzünü gören var mı? Takip ediyorum ekrana çıkıp da milletin gözünün içine baktı mı?

Bunu ortaya koyamayan adam oturduğu yerden partilere gönderdiği tamimde herkesi hain ilan ediyor. Bundan başka sağlam adam yok. `Bu konuşmaları kim yaparsa haindir` diyorlar. Ben şimdi konuştum ya haninin başıyım. Beni günah keçisi yapmasınlar diye seçim üzeri sustum. Netice yüzde 13. Edep eder insan. Hala ülkücülerin edebinin üzerine edepsizliği ifa ediyorlar. Bu kadar olmaz” dedi.

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Medya/23062011/Tum-ulkudaslarimi-kutlu-bir-isyana-cagiriyorum.php

CHP kulislerini kaynatan Sarıgül iddiası!

Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür bugünkü köşe yazısında ilginç bir iddia ortaya attı…CHP`de Mustafa Sarıgül`ün adı kulislerde dolaşmaya başladı. Bu iddiayı köşesine taşıyan Mahmut Övür basın neler yazdı…

İşte Övür`ün yazısının ilgili kısmı…

CHP`de kurultay hesaplarını bozacak ya da zora sokacak birkaç olasılıktan söz ediliyor.

Buna göre Kılıçdaroğlu`nun, kurultay öncesi sürpriz bir atak yaparak, tartışmaların odağında yer alan parti yöneticilerinden Gürsel Tekin, Süheyl Batum, Engin Altay, Hurşit Güneş ve Erdoğan Toprak gibi isimleri, Meclis`e kaydıracağı öngörülüyor.

İkinci atak ise çok daha sürpriz bir isimi kapsıyor; Mustafa Sarıgül`den söz ediyorum. CHP yönetimi bugüne kadar Sarıgül`e hep mesafeli yaklaştı. Sarıgül de bir umut İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olurum umuduyla sessiz kaldı. Gerçi çaresi yoktu, çünkü CHP`nin mesafeli yaklaşımının da Sarıgül`ün siyasi parti kurmaktan vazgeçişinin de arkasında ortak bir akıl vardı; seçim öngörüsü yanlış çıkan İstanbul sermayesi…

Şimdi kulislerde bu aklın yeniden devreye girdiği ve CHP yönetimine Sarıgül`ü önerdiği konuşuluyor. Eskiyi temsil eden Deniz Baykal ve Önder Sav ikilisine karşı Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin ve Mustafa Sarıgül üçlüsüyle çıkmak… Hesap açık, eski iki siyasi aktörün kuşatma harekâtı, “Yeni CHP troykası” diye adlandırılan üçlüyle bertaraf edilecek.

İşin ilginç tarafı Sarıgül`le Gürsel Tekin`in seçim sürecinde zaman zaman ve gizlice görüşmeleri de konuşulanlar arasında…

Bu hesap tutar mı veya nasıl hayata geçer bilinmez ama birilerini şaşırtacağı çok açık.

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/23062011/CHP-kulislerini-kaynatan-Sarigul-iddiasi.php

Özgürlükçü / Adaletçi /Sivil İslamcı Parti; Has Parti

Halkın Sesi Partisi başarısız mı sayılmalı? Halkın Sesi Partisi kendini topluma hangi kimlikle sunmalı? Has Parti Cemaatler`den neden destek alamadı? Has Parti bundan sonra ne yapmalı? Gazeteboyut Yazarı Ali Öztürk`ün analizi…

1 Kasım’da Halkın Sesi Partisi kurulduğunda başladı tartışma aslında. Partinin adı bile bazılarına fazlaca SOL’u hatırlattı. Yeni bir ismi kabullenmesi ve hazmetmesi zordur toplum psikolojisi için. Fakat sonraları herkes HAS Parti adını, Halkın Sesi’ni benimsedi ve özellikle Mısır, Tunus ve Ortadoğu coğrafyasında yaşanan süreçler Halkın Sesi’ni olması gerektiği yere yerleştirdi toplumun zihninde.

Seçim sonuçlarını belki günlerce konuşabiliriz ve değerlendirebiliriz. Ya da çok basit bir değerlendirme yaparak AK Parti, Bağımsızlar ve herşeye rağmen kısmi de olsa MHP bu seçimin başarılı olan partileri diyerek işin içinden çıkabiliriz veya HAS Parti’nin içinde bulunduğu diğer partiler için başarısız olmuşlardır diyebiliriz. Ama bu kolaycılık olur.

Başarılı olanların başarısı ile başarısız sayılanların başarısızlığı aslında birbiriyle derinlemesine ilişkili bir gerçeklikle söz konusu. Fakat bunun anlaşılabilmesi için zamana ihtiyaç var. Yani başarılı olanların yeni dönemde yapacakları ile bunu anlatmak daha doğru olacaktır. O yüzden şimdilik bekleyeceğiz ve göreceğiz.

Peki Has Parti neden başaramadı ya da başarılı sayılabilmesi için temel ölçüt nedir?

Has Parti’nin başarısını/başarısızlığını değerlendirmek için aldığı oy oranını tek ölçüt kabul ederseniz “evet başarısızdır” diyebilirsiniz. Kuruluşunu 1 Kasım’da yapmış bir partinin seçime girmeye hak kazanacak kadar hızlı bir teşkilatlanmaya mecbur kalması ve hemen ardından seçime girmesi sonucunda bu oy oranını yakalaması bakımından bakarsanız “başarısız değildir” diyebilirsiniz. Fakat Has Parti’yi mahkum etmek istiyorsanız “şartlar ne olursa olsun, alınan bu oy başarısızlıktır” diyenler de çıkabilir. Bana sorarsanız aceleci davranmamak gerekir. HAS Parti ve Numan Kurtulmuş’a haksızlık etmemeliyiz.

HAS Parti’nin eksikleri yok mu? Elbette var.

Hataları yok mu? Elbette var.

Başta Numan Kurtulmuş olmak üzere herkes bu soruların cevabını bulmak ve bundan sonraki yol haritasını belirlemek üzere çalışıyor. Ancak şunu da bir kenara not etmekte fayda var; Numan Kurtulmuş öyle bazılarının düşündüğü/zannettiği/umduğu gibi bir kararsızlık içinde değil. Tam tersine “Yola devam” noktasında kesin kararlı. Çünkü Medeniyet Siyaseti diyerek yola çıktığını hiç unutmadan mücadelesini sürdürdü her zaman.

Peki Has Parti bundan sonra ne yapmalı?

Has Parti bu seçim sonuçlarını temel ölçü kabul edenlerin sözlerini de yok saymadan yola devam etmelidir. Partinin ana kimliğini, kuruluş felsefesinden ödün vermeden makul çoğunluğun hassasiyetlerini gözeterek yeniden tanımlamalıdır.

Partiyi Milli Görüş eksenine çekmek doğru bir yaklaşım değildir. Milli Görüş Geleneği içinden gelenlerin bir kısmının bu türden bir reflekse sahip olduğunu biliyoruz. Oysa Has Parti daha kuruluş aşamasında Milli Siyaset Geleneği’ne yaslanarak ve Medeniyet Siyaseti eksenli bir manifesto ile yola çıktı. Bu manifesto Milli Görüş’ü dışlamayan ama aşan bir ruha sahiptir. Öte yandan seslendirdiği ve öne çıkardığı değerlerin insani/islami olduğu da çok net. Fakat bunu fazlaca vurgulamadı diyebiliriz. Bir örnekleme yapacak olursak mesela Kürt Sorunu ile ilgili yaklaşımına bakalım Has Parti’nin.

Has Parti’nin bu topraklarda yaşayan halkların birlikteliğini ve kardeşliğini savunurken referans aldığı değerlerin başında tarihsel birikimimiz ve inançlar olduğunu herkese net biçimde anlatamadı. Yani Kürt Sorunu’nun çözümünde “Türk ve Kürt halkı yıllarca aynı inancı paylaştıkları için kardeştir” sözünün sorunun çözümünde gereken karşılığı bulmadığının ve bir anlamda bu türden yaklaşımların “topu taca atmak” gibi algılandığının farkında olarak, “değerlerden” kopmadan bir çözüm paketi önerdi mesela. Peki bu mesajın Kürt halkının yoğun olduğu coğrafya da bir karşılığı kalmış mıdır o da ayrı tartışma konusu elbette. Has Parti için bu türden belki de birçok örnek verebiliriz.

Müslümanlık/İslam/ İslamcılık meselesi Türkiye’de siyasetin ana ekseni olma noktasında mıdır?

Müslümanlık/İslam bu topraklarda yaşayan halkların ana umdelerindendir. Ancak bunu bir politik çizginin ilk sırasına koymak şimdilik toplumda hoş karşılanmamaktadır. Bu gerçeği AK Parti’nin aldığı oy net biçimde göstermiştir. AK Parti’nin islamcılık gibi bir iddiası hiçbir zaman olmadı zaten. Ancak öyle algılandı diyebiliriz.

Bunu bir örnekle açıklamakta fayda var. İşte size bir çok yakın dönemden bir örnek.

Seçime birkaç gün kala Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleri adına yayımlanan açıklamada aynen şu ifadeler yer alıyordu; Bu manalar çerçevesinde yapılan müzakere, mütalaa ve değerlendirmelerden sonra hasıl olan müşterek kanaat arz edilmiştir. AK Parti, dine ve dindarlara hürmetkardır. Müspet ve güzel hizmetlere ev sahipliği yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Üstadımızın işaret buyurduğu özgürlükçü ve demokrat mana bu partide tecelli etmektedir.Şimdiki durumda kitle partisi AK Parti görünmektedir. Bu sebeple onun `Kur`an, vatan ve İslamiyet` adına iktidarda muhafaza edilmesi gereklidir.

Evet ilginç değil ve şaşırtıcı değil mi?

“Dine ve dindarlara hürmetkar” ve “Özgürlükçü ve demokrat” ifadeleri AK Parti’nin kitlesel bir desteğe sahip olmasını sağlayabiliyor. Yani “islamcı” olması şartı çokta önemli değil. Tabii bu Nur Talebeleri’nin AK Parti’yi tercih etme sebebi ama bir gösterge olması bakımından önemli bana kalırsa. Bu durumda Has Parti gibi iddiaları olan bir partinin bu türden kitlesel desteğe sahip olan cemaatler/tarikatler/gruplardan destek sağlama ihtimali şimdilik neredeyse hiç yok diyebiliriz.

Peki Has Parti kendini nasıl tanımlayacak?

Has Parti kendini toplumun anlayacağı bir dille tanımlamalıdır.

Bana kalırsa Özgürlükçü ve adaletçi müslüman/islamcı bir parti tanımlaması genel kabul görebilir. Böylece özgürlükçü müslümanlığı sayesinde toplumdaki her türlü alt/üst kimliğe sahip olanlarla temas kuracak, adaletçi müslümanlığı yönü ile emeğin ve alınterinin kıymetini önceleyecek.

Hiç bir zaman toplum Has Parti’nin tam olarak istediği yere gelmeyecektir. Toplum ve parti birbirine doğru adım atacaktır. Toplum bizi anlamadı ve anlamıyor demek siyaset dışı kalmak demektir. Siz topluma kendinizi doğru ve yalın bir dille anlatacaksınız ve toplum da sizi anladıkça yaklaşacaktır.

Şimdi kritik bir soru daha soralım; Peki Sosyalist gelenekten gelen ve gayri müslim insanlar Has Parti’de nasıl yer alacaklar?

Aslında bunun cevabı çok basittir ama uygulama bakımından zordur. Has Parti’de yer alan sosyalistler ve gayri müslimler, Numan Kurtulmuş’un müslümanlığından veya partililerin müslümanlığından asla rahatsızlık duymamışlardır. Tam tersine bu onlar için bir sigortadır. Bundan sonra da karşılıklı güven ve partinin “Ortak Söz” ü etrafında birlikte siyaset yapma imkanı vardır. Medeniyet Siyaseti anlayışı buna imkan verecek değerleri barındıran bir anlayıştır.

Daha başka ne yapılabilir?

Öncelikle parti teşkilatlarında ve gerekiyorsa Genel Merkez’de gereken rotasyon ve güçlendirme aceleci/acemi davranmadan yapıldıktan sonraNuman Kurtulmuş ve arkadaşları Medeniyet Siyaseti/Hareketi’ni besleyecek unsurların oluşumu için harekete geçmelidir. Yaniiddiaların/düşüncenin toplumun kılcal damarlarına taşınmasınımümkün kılacak yapılar oluşturulmalıdır.

Bu yapılar özellikle gençlerin/kadınların biraraya geleceği platformlar olabilir. Ya da varolan yapılarla daha sıkı bir işbirliği ve temas süreci başlatılabilir. Özellikle Parti’nin Kurucular Kurulu’nu oluştururken gözetilen toplumsal katmanlar sürece dahil edilebilir. “Yeni yapılar kurmak” üzerinde dikkatle düşünülmesi ve doğru kurgulanması gereken bir alandır. Yapılmış olsun diye yapmak yerine inisiyatif alanı ve işlevselliği gözetilmelidir.

Bu nokta da üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husuta şudur; Numan Kurtulmuş’un liderliğini tartışan anlayışta olanları barındıran yapılar kurma hatasına düşülmemelidir. Liderliği “kayıtsız/şartsız itaat/biat” bakımından değil, özellikleri ve niteliği bakımından kabullenmiş yapılarla doğru bir yol arkadaşlığı yapılabilinir ancak.

Şimdilik bu kadarı ile yetinelim. İnşallah HAS Parti bu hassas ve kırılgan süreci Numan Kurtulmuş liderliğinde sağlıklı bir özeleştiri/istişare yaparak geride bırakacaktır. Bundan sonrası ise geleceğe bakmaktır.

Ali Öztürk

Gazeteboyut / Has Parti Kurucular Kurulu Üyesi

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/21062011/Ozgurlukcu–Adaletci-Sivil-Islamci-Parti-Has-Parti.php

AK PARTİ`YE NEDEN OY VERDİNİZ?

Seçim sonrası ilk anket: AK PARTİ`YE NEDEN OY VERDİNİZ, CHP başarılı mı başarısız mı..

12 Haziran`da gerçekleştirilen genel seçimler Ak Parti`nin yüzde 50 oy alarak büyük bir başarı kazanmasıyla neticelenmişti.

EN BÜYÜK TARTIŞMA CHP`DE

Baraj altında kaldı kalacak tartışmalarının yapıldığı MHP yüzde 13 oyla 53 vekili parlamentoya gönderirken, yüzde 25.9 oy alan CHP`de ise sonuçlar başarılı mı başarısız mı tartışmaları hala devam ediyor. Milletvekili ve oy aldığı seçmen sayınsı arttıran CHP`de Baykal ve Önder Sav cephesi kurultay baskısı yapıyor.

Seçim sonrası gerçekleştirilen en kapsamlı araştırmasında hangi partinin neden başarılı/başarısız olduğuna ilişkin çarpıcı sonuçlar göze çarpıyor.

Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi`nden Kemal Özkiraz`ın kapsamlı seçim analizinde ayrı ayrı; AK Parti, CHP ve MHP`nin aldığı oy oranlarının değerlendirmeleri de bulunuyor.

İşte o analizlerde öne çıkan satır başları:

AK PARTİ NEDEN BAŞARILI OLDU

Araştırmamızda hemen tüm sorularda çok net ortaya çıkan bir gerçek var. Türkiye`de R.Tayyip ERDOĞAN gerçek bir fenomendir. Bu isim kimine göre tek başına ideoloji, kimine göre tek başına parti, kimine göre, tek başına proje ve vizyon, kimine göre ise bunların hepsidir.

ERDOĞAN partisinin başarısının en büyük sebebidir. Doğal liderlik vasıflarının yanına mükemmel bir danışman kadrosu, detaycı araştırma ekipleri,medya ve finans desteğini katan ERDOĞAN en yerele bazen varoşunda varoşuna inmeyi başarabilen tek liderdir.

Mükemmel hitabeti, ayarını zamana göre çok güzel yükseltip, düşürebildiği öfkesi, bazen gerçekçiliği ve duygusallığı bazen de demagoji ustalığı ile derdini en iyi anlatan lider bu seçimlerde de kuşkusuz ERDOĞAN olmuştur.

MHP BAŞARILI MI BAŞARISIZ MI

MHP bu seçimlerde de klasikleşmiş oyunu hemen hemen korumuştur. CHP seçmeninin MHP barajı aşsın diye ona oy verdiği de gerçeği yansıtmamaktadır.

Skandallara rağmen barajı aşabilmek başarısı Devlet BAHÇELİ`NİN yerini korumasına neden olabilir.

MHP aslında en tutarlı listeye sahip olan parti idi. Aday listelerinin gayet dengeli ve amaç odaklı olması MHP`yi Barajın üzerinde tutan en önemli unsur olmuştur.

CHP KAYBETTİ Mİ KAYBETMEDİ Mİ

Evet CHP gerçekten kaybetti. Bunu anlatmanın bir çok sayısal ve sözel yolu var. Örneğin Son il genel meclisi sonuçlarına bakıldığında iktidar ile CHP arasındaki fark 15 puanken bugün bu fark 25 puana çıkmıştır. Yada sözel olarak anlatmak gerekirse iktidar hala ve daha güçlü şekilde iktidardır, ana muhalefet hala ve daha güçsüz olarak muhalefettedir. AKPARTİ yekpare ve mutluyken, CHP ise parçalı yapı ile kurultayı tartışmaktadır.

Birçok milletvekili yine parti içi muhalefet sebebiyle liste dışında bırakıldı ve örgütleri ateşleyecek tecrübede kimse bırakılmadı. Bu 12 eylül darbesinden sonra CHP örgütüne vurulan en büyük darbe oldu. 12 EYLÜLDEN yara almadan çıkmış milli görüş örgütlerinin tecrübesini dinamizm ile birleştiren AKPARTİ ile bu örgütün karşısına iyice budanmış bir CHP örgütünü çıkarmak dünya ağır sıklet boks şampiyonun karşısına kolu bacağı kırık bir boksör ile çıkmaktan farksız olmuştur.

Sonuç olarak CHP yönetimi bu seçimlerden bahanelere sığınmadan, rakamlarla oynamaktan vazgeçerek, kendini sorgulamalıdır acı da olsa bir tecrübe edinmelidir

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Guncel/20062011/Secimlerin-ardindan-ilk-anket.php

Peki, şimdi oyum ziyan mı oldu?

“HAS parti siyaseti hak üzerinden dile getirdi.Hedef ulu bir medeniyet çınarı olmayadır. On yıllık kavaklar gibi upuzun olmaya değil”
Peki şimdi oyum ziyan mı oldu?” Dünyaya Yeni Söz Gazetesi Yazarı Prof Dr.Hakan Poyraz yazdı.

Meydanlarda sert rüzgârlar esti ve geçti. Meydanların rüzgârına yelken açanlar, dillerini de keskinleştirdiler.

Meydanlarda sert rüzgârlar esti ve geçti. Meydanların rüzgârına yelken açanlar, dillerini de keskinleştirdiler. Oysa Balkonların dili daha yumuşak…

Meydanlarda keskinleşen siyaset dili, sonuçların açıklanmasıyla, balkonların korunaklı alanındaki sulh ve selamet diline bıraktı yerini.

Peki, bu dil, seçimlerimize de yansıdı mı? Bir ölçüde evet!

İki partili bir mecliste iktidar için seçmen, kutuplara, kamplara bölünmek istendi.  Bunun için “Oylar ziyan olmasın” düsturu, her zaman olduğu gibi, şimdiki zamanlarda da kullanıldı.

Sandığa gidip tercihte bulunanlar seçimini yaptı. “Ben o iki kişiden biri değilim” diyen başka bir seçmen gurubu daha var. İçlerinden birisi ısrarla, siyasetin seçim öncesi kullandığı keskin dile işaret ederek, “Böyle bir siyaseti onaylamadığım için sandığa gitmedim” diyor. Bu kişinin oyu şimdi ziyan mı oldu? O böyle düşünmüyor. Onun için ziyan, iki kişiden birisi olmak.

Galiba zarar-ziyan meselesi nereden baktığınızla alakalı…

Bu şantaj, seçimlerde sıklıkla kullanılır.

Adalet Partisi, yetmişli yıllarda CHP’ye karşı MSP ve MHP’li seçmenlerden oylarını bölmemelerini isterdi. O günlerde, oylar bölünmesin diye Ecevit’e karşı Demirel’in Adalet Partisi’ne oy verenler, bu günden baktıklarında oylarının ziyan olduğunu düşünmezler mi?

Hem niçin kendi politik inançları doğrultusunda oy kullananlar veya aynı gerekçe ile kullanmayanlar zarar-ziyan hesabı yapsın? Asıl ziyanda olanlar, oyum ziyan olmasın diye aslında inanmadıkları bir siyasi hareketi meclise taşıyanlarınki olmasın?

Bir dakika! Neyi tartışıyoruz? Politik tercihlerimiz ve bu tercihin sandığa yansımasına, “yarayışlılık” açısından mı bakacağız “hak ve adalet” noktasından mı?

“Yararlılık” kendi başına eylemimize değer katmaz!

“Yeryüzünde tek bir iyilik adacığı da kalsa, kötülük dünyaya bütünüyle egemen olamaz!” Eğer bizler iyilik adacığında yaşayan birkaç kişi kalsak bile, doğruluktan ve iyilikten yana oynadığımızda, kazanan doğruluk ve iyilik olacaktır.

Seçim sonuçlarını bu gözle okuyalım bir de.

Oyların yarısını almasına rağmen vekil sayısı düşen bir iktidar partisi var. CHP, hem oylarındaki hem de milletvekili sayısını yükseltti, lakin AKP’nin ancak yarısına geliverdi. MHP, yaşadığı iç çalkantılarını komploları atlatarak meclise girmeyi başardı. BDP bağımsız adayları ve örgütlü seçim stratejisi ile “öyle olmazsa böyle olur” diyerek barajı deldi geçti.

Sandığın ruhu böylece tecelli etti. Siyaset, hizmetten ibaret olamasa da, millet siyasete henüz güvenmediğini gösterdi ve hizmete öncelik verdi diye düşünüyorum.

Peki, HAS partinin durumu nedir?

Halkın Sesi’ne halkın muhabbeti aşikârdı ama halk,“Bu dönem bekle” mesajını da bu muhabbetle birlikte iletti. Hem de seçimlerden önce. Sonuçta yakaladığını düşündüğü dip dalgası, onu seçim sandığının dibinde bıraktı. Sandıktan bulduğu su, onu güçlü bir çınar yapacak can suyu olamadı ne yazık ki!

Buna rağmen inancım odur ki, HAS parti siyaseti hak üzerinden dile getirdi. Meydanların curcunasında  “hak, özgürlük, adalet, eşitlik” gibi değerler onun dilinde var oldu.

Bu siyaset dilinin varlığı,  iktidar olmaktan daha önemlidir. Bu değerler, HAS parti veya başka bir çatı altında, siyasetin doğrulama merkezi olarak var olmalı ve her dönemde siyasette böyle bir merkez olmalıdır. İster HAS parti adında siyasi bir parti olsun, isterse olmasın. Asıl olan bu fikirlerdir ve onun etrafında Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve arkadaşlarının yaptığı Türkiye sentezdir.

Hedef ulu bir medeniyet çınarı olmayadır. On yıllık kavaklar gibi upuzun olmaya değil!

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/17062011/Peki-simdi-oyum-ziyan-mi-oldu.php

Bize bir muhayyile lazım!

Bundan önceki üç yazıda, seçmenin AK Parti'den üç talebi olduğunu yazmıştım: Yeni bir anayasa, sosyal adalet talebi ve Kürt sorununun çözümü.

Başka sorunlar da var: a) Giderek daha belirgin hale gelmeye başlayan toplumsal çözülme, b) Ailenin derin sarsıntı geçirmesi, c) Ahlaki değer ve erdemlerden yoksun bir eğitim sisteminin işlemden geçirdiği bir nesli yarışmacı, rekabetçi, bencil, sosyal sorumluluğu zayıf ve bir ölçüde bohem hayat tarzına ve nihilizme açık hale getirmesi. d) Ergenekon davasıyla sembolleşen siyasi rejimin siyaset dışı güçlerin etkisinden, darbe veya müdahale tehlikelerinden salim kılınması. e) Köklü bir yargı reformu ve başka sorunlar.

Sorunların olması gayet tabii. Toplumsal hayat, sorunlar aşılarak tabii mecrasında akıp gider. Korkulması gereken, çözümsüzlüğe mahkûm olmaktır. Bir sorunu çözme yöntemini (usul) bilenler kaygı ve çatışmalara sürüklenmeden normal hayatlarına devam ederler. Bana göre iyi bir anayasanın temel özelliği, şu veya bu siyasi görüşün, etnik, mezhebi, sınıfsal grubun kendince 'mükemmel metin' yazıp toplumun onayına sunulması değil, toplumun var olan yelpazelerinin müzakereye katılarak ortak paydalar üzerinde anlaşması ve ortaya çıkacak sorunları nasıl çözeceklerine dair bir usulü belirlemesidir.

Bir siyasi partinin kendi dünya görüşünü, arzu ve iradesini başkalarına kabul ettirmeye çalışması veya demokratik rejimi kendi öngörülerine göre şekillendirmeye çalışması ayrışma ve çatışma sebebidir. Partiler bir kesimin yakın sözcüleri ve temsilcileri olabilir, ama toplumun bütününü kendi siyasi görüşleri içine hapsetme gibi totalitarist bir iddianın sahipleri olamazlar.

Türkiye'de siyasi partiler, Meşrutiyet ve Cumhuriyet'ten devraldığı miras sonucunda açık veya gizli böyle bir iddia ve yönelim içinde olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Bunu yeni dönemde AK Parti değiştirebilir, farklı bir siyaset çerçevesi ortaya koyabilir.

AK Parti, siyasetin merkezine doğru yönelirken yazık ki diğer sağ partiler gibi 'kalkınmacı' bir kimliğe bürünüyor. Başbakan'ın seçim beyannamesini açıkladığı 16 Nisan'dan bu yana gündeme gelen bilumum projeler kalkınmacı, fazlasıyla iri, maddi cesameti daha çok büyütücü, büyük ve en büyük özelliklere sahipler. Dahası 'çılgın' sıfatını almayı hak edecek kadar da şaşkınlık vericidirler. Refah, milli gelir artışı, üretim vb. sorunlar tabii ki önemli, ama çok daha derinde bu toplum bir arada yaşama iradesini kaybetmekle karşı karşıya. Adalet, aile ve ahlaki hayatı mümkün kılma çabası neredeyse birkaç kaygılı entelektüelin fantezisi gibi algılanır oldu. Oysa durum öyle değil.

Bu toplumun acil olarak ahlaki ve sosyal olarak takviye edilmeye ihtiyacı var. Bu, devletin veya hükümetlerin işi değildir; büyük ölçüde siyasete belli uzaklıkta durması gereken İslami-sivil cemaat veya başka sosyal-sivil oluşumların görevidir. Siyasi iktidar her şeyi temellük etme hatasına düşerse, her sene seçimler yenilense bile, sonuçta sistem totalitarizme kayar.

Yeni bir toplumsal sözleşme akdetme aşamasına gelmişken, yeni bir muhayyileye ihtiyacımız var, AK Parti yeni politikalarla bunun önünü açmalı. Bu muhayyile toplumsal yelpazede yer alan bütün grupların (dini, mezhebi, etnik, sınıfsal) arzu ve özlemlerini, talep ve sorunlarının çözümünü ihtiva etmeli. Bunun için de bu toplumun ortak aklını, ortak duygu ve yönelimlerini, ideal ve hayallerini yansıtmalı. Bizi heyecanlandıracak, birbirimize yakınlaştıracak, yeni sinerji katacak bir muhayyile.

Patlama ve çatışmaların sürdüğü Ortadoğu bizi izliyor. Ortadoğu'ya Batı'yı tekrar eden, cesamete ve adaletsizliğe dayalı kalkınmacı programlar, geç kalmış milliyetçilikler, artan yoksul nüfusu, duyarsızlaşan zengin zümreleri ve "daha büyük Türkiye" idealiyle yol gösteremeyiz, onları da kendimizle beraber batırırız. Kolektif hafızası, asli referans çerçevesi ve birikmiş enerjisiyle bu toplum, bölgeyi içine alacak genişlikte bir muhayyile çizebilir. İktidar sadece duyargalarını açsın, antenlerini doğru yöne çevirsin, toplumun önünü açsın, yeter.

a.bulac

11 Haziran 2011, Cumartesi

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1145414

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers