Devletim nerede?

Şırnak Uludere’de yanlış istihbarat sonucu düzenlenen hava saldırısında, hayatını kaybeden 35 vatandaşımızın cenazesine PKK’nın yaptığı şov damgasını vurdu.

Cenazelerin PKK flamalarıyla defnedilmesi üzüntüyü bir kat daha arttırırken, yıllardır koruculuk yaparak devletin yanından yer alan vatandaşlarımızın cenazelerine devlet ve hükümeti temsilen hiç kimsenin katılmaması, PKK’nın ekmeğine de yağ sürdü

Şırnak Uludere’de yanlış istihbarat sonucu düzenlenen hava saldırısında 35 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi tüm Türkiye’yi yasa boğarken, cenazelerin defnedilmesi sırasında yaşananlarda üzüntüyü bir kat daha arttırdı. Devleti temsilen hiçbir kurum kişinin cenazeye katılmaması, törenin PKK şovuna dönüşmesine nenden oldu.Bu durumu değerlendiren uzmanlar çarpıcı tesbitlerde bulundular.

Türk bürokrasisi sınıfta kaldı

Uludere katledilen 35 kişinin cenazesinde devletin olmaması sadece PKK ve BDP’nin cenazelere sahip çıkması hakkında Prof. Dr. Doğu Ergil önemli tesbitlerde bulundu. Ergil

” Devlet neden orada yoktu? Devletin o cenazelerde olmamasının nedeni, belki o kalabalık içerisinde bir provokasyon olma ihtimalinden dolayı kaynaklanmış olabilir. Ama bu onları haklı çıkarmaz ve o yüreği yaralı halkı sahipsiz, devletsiz bırakmayı gerektirmezdi. Eğer devlet orada bir kötü hadisenin yaşanmaması için bölgeye gidemiyorsa cenazeleri ve ailelerini Ankara’ya veya daha uygun bir yere getirip onların cenazelerine ve ailelerine sahip çıkabilirdi. Taziyelerin kabulü devlet tarafından sağlanırdı”.dedi.

Törene TSK, vali ve devlet bakanları da katılmalıydı

“Bu olay gösteriyor ki Türk Bürokrasisi sınıfta kalmıştır” diyen Ergil “Devlet katliamı duyunca şaşkınlık yaşadı. Öncelikle bunu nasıl üzerinden atacağını düşündü fakat çıkar yol bulamayınca kabul etmek zorunda kaldı. Kabul ettikten sonra derhal halktan özür dilemeli ve cenaze törenine TSK, Vali ve Devlet Bakanlarının da katılımı sağlanmalıydı. Bu da yapılmadı maalesef. Buda gösterdi ki Türk bürokrasisi kriz yönetimin de sınıfta kaldı. Türk bürokrasisi Olağan dışı olaylarda tıkanıp kalıyor. Bunu Van depreminde de görmüştük burada da devletin yönetemediğini gördük. Devlet sahiplenmezse işte böyle PKK kontrolü eline geçirir” şeklinde konuştu.

Devlet olmayınca pkk insiyatifi ele geçirdi

Gazeteci-Yazar Ümit Fırat da ” Uludere de katledilen 35 kişinin cenaze töreninde devletin olmayışı insiyatifi PKK’nın eline geçirdi. Devlet erkânı orda olmak yerine helikopterlerini onların üzerinde gezdirmekle yetindi. Belki devlettin üst düzeylerinden biri cenaze törenine gelmesi olası bir provokasyona sebebiyet verebilirdi. Ama bu devletin onları sahiplenmemesi anlamına gelmezdi gelmemeliydi. Devlet çeşitli vesilelerle halkın yanında olduğunu göstermeliydi. Devlet kendi varlığını göstermeliydi. İnsiyatifi PKK’nın eline bırakmamalıydı. Devlet halkına sahip çıkmayarak insiyatifi PKK’ya bıraktığını net bir şekilde gördük.” İfadelerini kullandı. O köyde yaşayanlarının çoğu korucuydu devletle bağları güçlüydü diyen Fırat ” O bölge tamamen devletle iyi ilişkiler içindeydi. PKK’ya karşı dururlardı, zaten birçoğu da korucuydu. Devletin bu istihbarat zaafiyeti sonucu katlettiği kişileri sahipsiz devletsiz bırakması hiç doğru değildi. Mutlaka bir yolunu bulup orada halkın yanında olmalıydı.”değerlendirmesinde bulundu.

Devlet üzerine düşeni yapmadı

Devlet üzerine düşeni yapmadığını belirten Doç. Dr. Önder Aytaç da ” Uludere de öldürülen 35 kişinin cenazesine devlet sahip çıkamadı. Galiba cenazeye katıldığında olası bir olumsuzluğun cereyan etmesinden çekindi. Ama bu Devletin doğru yaptığı göstermiyor. Devlet o halka karşı üzerine düşeni yapmadı. Böyle davranınca da insiyatif PKK’nın eline geçti. Bu yaşanan olayda varlığını halkının yanında oluşunu göstermeliydi yapamadı. ” dedi.

Bu katliam derhal aydınlatılmalı

Sosyolog Doç. Dr. Suat Kolukırık da ” Devlet oraya gidemedi. Halka, bu acı zamanlarında sahipsiz olmadıklarını göstermeliydi. Ne yazık ki yapamadı. Ama devlet yaptığı bu yanlışı şeffaf bir araştırma ve faillerin derhal bulunup cezalandırılmasıyla bir nebzede olsa bölge halkının gönlünü almaya çalışmalıdır. Acılarına merhem olmalıdır. Bu olay PKK’nın işine yaradı ve göründüğü üzere kendi aleyhinde kullanmaya başladı bile. Bu katliam derhal aydınlatılmalıdır” dedi.

“O görüntü ciğerimi yaktı”demişti

Operasyonda hayatını kaybeden Salih Encu’nun gazi babası Abdülaziz Encu cenaze töreninde yaşananları eleştirdi .Encu, “99 yılında Düğün Dağı’nda PKK’nın döşediği mayına bastık. Amcam olay yerinde öldü. Benim bacağım koptu, bir Mehmed de yaralandı. Dağda bir serum vardı, bacağım koptuğu için bana taktılar. Çıkarttım serumu ‘O gençtir, ona takın, ben yaşlıyım’ dedim. Biz bu fedakarlıkları çocuklarımıza bir şey olmasın diye yaptık. Şimdi çocuğum, 17 yaşındaki Salihim’in tabutu geldi. Çocuğumun tabutunun üstüne bayrak astılar. Hükümet meydanı boş bıraktı. BDP’lilerin propaganda alanı oldu. Bu görüntüyü görünce ciğerim yandı. Bizi sahipsiz bıraktılar. Zaten gözüm az görüyor. Üstünde PKK bayrağı mı var dedim içimden. İnanamadım. Bunu kabullenemem. Bunlar bizim milletvekilleri gelmedi diye oldu. Onlar boş bırakınca böyle oldu.”dedi.

http://www.milligazete.com.tr/haber/devletim-nerede-225866.htm

Cumhuriyetin en inançlı bayramı

Cumhuriyetin en inançlı bayramı

80 küsur yıl cumhuriyet rejimi topal aksak şekilde var oldu. Kuruluş ideolojisi, dindarlarla yani toplumun yüzde 90′ıyla sorunlu olduğundan ve ideoloji inançla yüzleşmeyi dışladığından cumhuriyeti kitleler pek benimseyemedi.

Kuruluş ideolojisini sorgusuz sualsiz benimseyenler, inansız bir yaşamda nelerin eksik olduğunu hissetmeyenler, çoğunluğa ideolojik baskı yaparak rejimi sürdürmeye çalıştılar.
Bu ideoloji, devletin kurumları tarafından da desteklendiğinden cumhuriyet rejimi görünürde sorunsuz gibi yaşadı.
Oysa, dipten dibe büyük sorunlar vardı; kendisini rejimden dışlanmış hissedenler ve inancı hayatlarının en önemli unsuru görenler son derce huzursuzdu.
Bu huzursuzluk birbiri ardına gelen cumhuriyetin bekçisi yönetimler tarafından da üstüne gaz boşaltılan ateş gibi alevlendiriliyordu. Bu bekçiler daima kendilerine hayali düşmanlar yaratıp bunlarla mücadele ederek hem rejimin hem de kendilerinin varlığını sürdürdüler.
Kimse farkında değildi ki, bu rejim suni teneffüsle ayakta durmaktaydı ve içten içe çürümekteydi. Kendilerine laik diyen rejim bekçileri, bu içten içe çürümenin farkında değillerdi. Onlar sanki hiçbir şey yokmuş gibi yaşamlarını sürdürüyorlardı. İktidar-sermaye-medya arasında bir ahlaksız ilişki kurulmuştu ve bir kısırdöngü sürdürülmeye çalışılıyordu.

AKP REJİMİ KURTARDI
AKP iktidara gelmeden birkaç yıl öncesinde cumhuriyet rejimi çökmek üzereydi. Arap Baharı’nda yaşananlar az daha Türkiye’de de yaşanacaktı. Bıçağın kemiğe dayandığını hisseden çoğunluk, kendisinin mahrum kılındığı yaşam stilini ve inanca göre yaşama özgürlüğünü artık istiyordu.
Bu insanlar temelde cumhuriyete ve kurucularına düşman değillerdi, sadece cumhuriyet rejimi içinde kendilerine hak ettikleri yerin verilmesini istiyorlardı.
Bıçağın kemiğe dayandığı o ortamda, kendilerine karşı haksızlık yapıldığını düşünen çoğunluk, rejime karşı başkaldırma aşamasına geliyordu.
AKP iktidara büyük umutlar vererek gelmeseydi, cumhuriyet rejimi tehlikeye düşecekti.
Kendilerini bekçi sananlar, AKP’nin rejim için tehlike olduğu karşı propagandasını yayarken asıl tehlikenin kendileri olduğunu unuttular. Asıl kendi zihniyetlerinin sürmesi halinde bu rejimin tamamen çökeceğini görmediler. Aslında hâlâ bunu görmekte zorlanıyorlar. İnanılmaz bir ideolojik körlük söz konusu anlayacağınız.

ERDOĞAN’IN VİZYONU
AKP’nin başarısının temelindeki en önemli nokta, Erdoğan’ın vizyonu sayesinde, kurucu ideoloji nedeniyle 80 küsur yıldır sistemden dışlanmış gibi yaşamak zorunda kalan insanları tekrar sistemin içine çekmek oldu; kitleleri AKP sisteme eklemledi.
Bugün biz tarihimizin en inançlı Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz. Artık rejim aksak, topal değil. Cumhuriyet rejiminin temelinde bir kara delik gibi durmakta olan inancın dışlanması olayı bitiridi. İnanç, cumhuriyet rejiminin esaslarına eklemlendi, sadece yeni cumhuriyetimizin gerçeklerine uygun esaslar tam düzenlenemedi.
Bu da bir süreç işidir ve Anayasa yazılması döneminde bu tartışmalar muhakkak yapılacaktır. Türkiye seküler, modern bir cumhuriyet mutlaka olacak, bugün bunun heyecanıyla Cumhuriyet Bayramı’mızı kutluyoruz. Cumhuriyet bugün 88 yaşında… 100 yaşına geldiğinde tamamen yenilenmiş ve modern dönemlerin ruhuna uygun olarak yeniden kurgulanmış bir cumhuriyete kavuşacağız inşallah.
Yeni cumhuriyetimiz zamanında global dünyada da Türkiye’nin dönemi ve liderliği yaşanacak. Türkiye bu döneme AKP ve yenilenen cumhuriyeti sayesinde hazır olacak.
Sizi bilmem ama benim gönlüm artık, Cumhuriyet Bayramı günlerinde Atatürk’ün resminin asıldığı her yerde yanına Recep Tayyip Erdoğan’ın da resminin asılmasını istiyor. Çünkü bu iki kişi arasında derin bir bağlantı olduğunu hissediyorum.

Serdar Turgut
http://www.haberturk.com/polemik/haber/683796-cumhuriyetin-en-inancli-bayrami

İdeal mi, iktidar mı?

Büyük dava ve ideallerin önüne, her zaman bir takım engeller çıkabilir.

Dava ve ideallerini her şeyin önünde tutan insanlar, her zaman bir takım sıkıntılarla karşılaşabilirler!

Bu geçmişte de böyle olmuştur, gelecekte de hep böyle olabilecektir.

Söylemesi tabii ki kolay! Ancak, şurası bir gerçektir ki, bir takım şeyler, olaylar, gelişmeler, insanın nefsine elbette ağır gelecektir. Önemli olan ise, bütün bunları metanetle karşılayıp, inançla, azimle, kararlılıkla yoluna devam edebilmektir.
Çıkılan uzunca yolun herhangi bir mesafesinde, karşılaşılan herhangi bir zorluk, kesinlikle yılgınlığa sebep olmamalıdır.
Zorluklar, hiçbir şekilde insanı, söylediklerinin ve hedeflerinin doğruluğu konusunda tereddüde düşürmemelidir. Dahası tek başına bile kalsa, yoluna devam etme kararlılığını gösterebilmededir, hüner!

Merhum Necip Fazıl Kısakürek’ in gençliğe hitabesinde ve de çok veciz bir şekilde ifade ettiği üzere, gelecek bundadır.
Hatırlayacaksınız; nasıl bir gençlik derken, ne diyordu üstat?

“Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘ben varım!’ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ fikrini besleyici bir dava ahlâkına kaynak bir gençlik…”

Tam da böyle değil mi? Kimileri kolaya, kimileri de zora talip olacaktır.

Kimileri için hedef ilke ve ideallerinin iktidar olmasıdır. Kimileri için önemli olan ise, şahıslarının iktidar olması ve iktidarda kalmasıdır.

Bakın sözümüz de hemen siyasete kayıverdi. Oradan devam edelim.

Kimileri yüce gaye ve idealler uğruna siyaset yapma inadından, inancından ve azminden vazgeçmeyecektir.
Kimileri için ise iktidar öncelikli amaç haline gelecek, geçmişte varsa bile, ilke ve idealler arka planda kalacaktır. Böyle olunca da, değiştirme iddiasıyla yola çıkanlar, kendileri değişmekte, değiştikleri ile kalmaktadırlar! Bundan başka bir neticeye varmak mümkün olmamaktadır. Hâlbuki tarihte kalıcı iz bırakacak olanlar, değişenler, dönüşenler değil, değiştirebilen ve dönüştürebilenlerdir.

Şartlar ne olursa olsun, iddiasını ve iradesini kaybetmeyenler, konjonktürün değil, iddia ve iradesinin takipçisi olanlar, kalıcı izler ve eserler bırakabilmişlerdir.

Bakın, kısa hayatında çok büyük eziyetler görmüş, zorluklarla karşılaşmış büyük dava adamı, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, çok uzun yıllar önce, bir yazısında, bu hususa, nasıl vurgu yapmıştır.

“Yarının Büyük Türkiye’si çürümüş, yıpranmış, yalama olmuş, iradesiz, iddiasız, iktidarsız iktidar düşkünlerinin elinde değil, genç sinelerin, aşınmamış vicdanların, harama uzanmamış ellerin, dik başların, kavi omuzların üzerinde yükselecektir. Ve böyle bir gün gelecektir!”

Bu tespitin, üzerinden geçen bunca yıla, yaşanan onca gelişmeye, şartlara, konjonktüre, güçlü ve de güçsüz iktidarlara, bugünün sözde istikrar çağrılarına ve masallarına rağmen, hala, geçerliliğini koruduğu kanaatindeyim. Ayrıca, siyaseti, bir makam, mevkii, statü, servet edinme kapısı olarak anlayanların ve eline geçen ilk fırsatta, geçmişte söylediklerini, yaptıklarını unutup, iktidar gücünün sihrine kapılanların bunu anlamalarının mümkün olmadığını da bilenlerdenim!
Verilen mücadelenin, her zaman, kısa bir süreç içerisinde, doğruluğunun, gerekliğinin anlaşılamadığının birçok örneklerini de biliyorum.

Birçok büyük dava adamının, fani dünyadaki hayat süreleri içerisinde, yeterince anlaşılamadığının da farkındayım! Ama kalıcı iz bırakanların kim olduğunu da biliyorum!

İnancım odur ki, dün böyle, bugün başka düşünenlerin, konuşanların, yapanların, icra edenlerin, iktidar eyleyenlerin, iktidarlara selam duranların gelecek nesillere bırakabilecekleri bir hoş sedaları olmayacaktır.

Öyle ya, kimler geldi kimler geçti, bu gök kubbenin altından değil mi?

Huzur ve sağlıcakla kalın!

karslan@dunyayayenisoz.com

 

İslamcı siyasetin sağcılıktan kurtulamayışı

Milli Görüşün sağ ve solculuktan farklılaşarak kendi tezini ortaya koyma çabası MSP döneminde sloganlara ve seçim afişlerine bile yansımıştı. “Ne sağcıyız, ne solcu; Hak yolcuyuz, Hak yolcu” sloganı o döneme şahitlik eden siyasetçi ve gençlik önderlerinin kulaklarında hala çınlıyor olmalı.
Erol Erdoğan`ın yazısı…

İslamcı siyaset, bazı konulardaki duruşu ve seçmen profili sebebiyle genelde sağ siyaset kategorisinde değerlendirilir.

Böyle olmasının başlangıç gerekçelerini çok partili hayata geçiş süreci ve iki kutuplu dünya dönemini inceleyerek detaylıca görebiliriz.

Hâlbuki İslamcı siyasetin ana gövdesini oluşturan Milli Görüş, başlangıç döneminde emek, adalet, özgürlük gibi konularda, kendini klasik sağ siyasetten ayırmaya çalışmıştır. 1970’de kurulan MNP’nin programında 5 madde işçi haklarına konusuna ayrılmış; parti programında sendikacılık, devlet – özel teşebbüs ilişkileri, sosyal hiyerarşinin azaltılarak eşitliğin ve adaletin sağlanması, imtiyazların ve kaynakların haksızca dağıtımının engellenmesine dair onlarca madde yer almıştı.

Milli Görüşün sağ ve solculuktan farklılaşarak kendi tezini ortaya koyma çabası MSP döneminde sloganlara ve seçim afişlerine bile yansımıştı. “Ne sağcıyız, ne solcu; Hak yolcuyuz, Hak yolcu” sloganı o döneme şahitlik eden siyasetçi ve gençlik önderlerinin kulaklarında hala çınlıyor olmalı.

Erbakan’ın, 1970’lerde AP Genel Başkanı Demirel ile CHP Genel Başkanı Ecevit’i eleştirirken, sağ ve solun birbirinin benzeri olduğunu ısrarla ifade etmesini de MSP’yi sağ ve soldan farklılaştırma çabalarından sayabiliriz. AP ve CHP’nin birbiriyle “düşmanca” tartıştığı günlerde kurulan MSP – CHP koalisyon hükümeti (26 Ocak – 17 Kasım 1974) de İslamcı siyasetin kendini farklı bir alana konumlandırmaya dönük özgüveni açısından tarihi başarı olarak kabul edilmelidir.

Böyle de olsa, sonuca baktığımızda “alın terinin kurumadan işçi hakkının verilmesi” gibi hususların çalışma hayatında pratiğe dönüştürülememesi, sendikalaşma konularında muhafazakârlığın ağır basması, özgürlük sorunlarına dönük cesur çıkışların inkıtaya uğraması, haksızca edinilen servete dönük eleştirilerin sermaye düşmanlığı algısına dönüştürülmesi gibi hususlar İslamcı siyaseti “sağ”a yakınlaşmaya zorladı. CHP’nin tek parti dönemindeki uygulamalar da, dine diyanete yakın her partiyi zihinlerde doğal olarak sağcı kılıyordu.

Dolayısıyla, klasik sağdan ciddi şekilde ayrılmış olmasına rağmen “İslamcı siyaset” üçüncü bir çıkış olarak özgün ve kalıcı biçimde kendini ortaya koyamadığı için “İslamcı sağ siyaset” gibi bir terkip çıktı ortaya. MNP ve MSP bu noktada özgünlüğe daha yakınken RP ve FP daha da sağa yanaştı. Konuyu Milli Görüş üzerinden konuşuyor olmakla birlikte cemaatler, ders halkaları ve dindar entelektüel açısından da durum aynıdır. Önceleri sadece bir cemaat tarafından ehven-i şer yöntemiyle tercih edilen sağcı duruşlar sonraki dönemde maslahatçı yaklaşımlarla dindar camianın genelinin tercihine dönüştü. AK Parti ise kendini “İslamcı sağ”dan da az uzaklaştırıp “Muhafazakâr Müslüman Demokrat” olarak tanımlamıştır ki, bu İslamcı siyasetin sağa yanaşma sürecinin zirvesidir.

Konuyu Has Parti bağlamında tartışmayı henüz erken saydığım için işin bu kısmına girmeyeceğim. Ancak, günümüze gelindiğinde İslamcı siyaseti; Özgürlükçü İslamcılar, Muhafazakâr İslamcılar, Radikal İslamcılar vb farklı tasniflerle incelememiz gerektiğini de söylemiş olalım.

İslamcı siyasetin sağ kategoriye dahil edilmesinde, sağ ve solu aşarak özgün üçüncü yolu inşa edememesinin yanında siyasi aktörlerinin ve bu partilere oy veren çoğunluğun da sağ kökenli olması da ektendir. Sağın yanı sıra sol tabandan en çok oy alma başarısını gösteren RP’nin bunu büyük ölçüde özgürlük ve gelir dağılımı adaletine dayandırdığı söylemleriyle başardığını siz de hatırlıyorsunuzdur.

İslamcı sağ siyaset (AKP dahil) bu dönem sağ–muhafazakâr çizgiye bolca uygun örnekler verdi. Gazze’de şehit edilen 1.500 kişi için hassasiyet en üst düzeyde gösterilirken yanıbaşımızda öldürülen 1 milyon Iraklı için Müslüman camianın tarikatıyla, cemaatiyle, partilisiyle sessiz kalması, Rus işgalinde Afganistan’a cihada gidenlerin ABD’nin Afganistan’ı işgali karşısında sadece yutkunması, başörtüsü yasağının artık sorun olarak algılanmaması, reform manifestolarının hızlıca basit revizyon taleplerine dönüştürülmesi, ahlaki yozlaşmaya dönük muhalefet geliştirilememesi, rüşvet başta olmak üzere sosyal ve iktisadi hayatı kemiren araçların içselleştirilmesi, yoksulluğun artmasını engellemek için sadece yardımın çözüm olarak ortaya konularak zenginliğin ve imtiyazların adil dağılımını sağlayacak yeni düzenlemelere itibar edilmemesi gibi onlarca örneği sayabiliriz.

Bir sonuç cümlesi ve birkaç soru ile bitirelim
. “İslamcı siyaset” kendini sağ ve soldan teori, kadro ve uygulama olarak farklılaştırmayı başarıp özgün siyasetini tam olarak ortaya koyabilseydi bugün ülkemizde ve bölgede her şey farklı olacaktı.

Sorular da şöyle olsun. İslamcı siyasetin bundan sonraki serüveni nasıl şekillenir? İslamcı siyaset ve solun birbirine yakınlaşmasıyla ortaya çıkacak siyasete insanlar nasıl bir yaklaşım gösterir? Medeniyet siyaseti bu tartışmaları neresindedir? Başka bir yol mümkün müdür?

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Guncel/02072011/Islamci-siyasetin-sagciliktan-kurtulamayisi.php

MHP, BOYKOTÇULAR VE ÇÖZÜM

 O yazıyı yayınladığımda, (Yeni Akit, 19 Haziran) gündemde meclis boykotu yoktu. 24. dönemde uzun uzun sivil anayasayı tartışacağımızı söylemiş ve diğer partilerle beraber MHP’nin tutumunun ne olması gerektiğini analiz etmiş ve şöyle demiştim: “MHP de sivil anayasaya destek verecektir. Hem böylece MHP, 2010 referandumundaki strateji hatasını telafi ederek yüzde 70’lik kitlenin sempatisini kazanacaktır. Kim bilir, belki bu sempati, gelecek seçimlerde sandığa yansıyacak ve MHP daha büyük bir oy oranına ulaşacaktır.”

MHP Türk siyaset tarihinde 2 defa, hassas dönemlerde önemli roller üstlenmiştir. İlki 17.11.1977 günü seçilen TBMM başkanlığında yaşanmıştır. O yıl Meclis, 37 turda başkanını seçememiş; bu engel, 38. turda (Bu TBMM tarihinde bir rekordur.) MHP’nin katkısı ile aşılarak ülke bunalımdan kurtulmuştur. İkincisi ise 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerçekleşmiştir. Bu seçimde takındığı tavrın MHP’ye olan toplumsal sempatiyi arttırdığını hatırlayalım. Şâyet MHP bu olumlu tavrını takınmayı sürdürseydi, yüzde yetmişlik seçmen pastasından daha büyük bir pay alabilirdi. Sürdürmedi veya sürdüremedi…

MHP tarihî strateji hatasını 12 Eylül 2010 anayasa referandumunda yaptı ve bedelini 12 Haziran’da sandıkta ödedi.  Sonuç ortada: Herkes oylarını arttırırken MHP’nin oyları düştü.

Demek ki MHP,  yüzde yetmişlik seçmen kitlesinin iradesi hilâfına bir tavır takınmadığında sempati kazanıyor; aksi bir tavır geliştirdiğinde ise aleyhine oluyor.

MHP’nin 28 Haziran 2011 günü açılan TBMM’ye gelerek milletvekillerinin yemin etmesi, hassas dönemlerdeki çözümcülüğünün bir göstergesidir ve kamuoyunda büyük bir sempati uyandırmıştır. MHP, Engin Alan’ın durumunu bahane ederek krizin çözümüne katkıda bulunmayıp CHP ve bağımsızlar gibi davransaydı, çok şey kaybedecekti.

MHP boykota katılsaydı, “CHP’nin kuyruğuna takılmak” eleştirisinde haklı olunduğunu gösterirdi. Hele boykotçu bağımsızlarla aynı paralelde olması, partiyi izahı imkânsız bir duruma düşürürdü.

Milletvekillerinin yemin etmeleriyle MHP kazanmıştır.

MHP’nin tavrını alkışlıyorum. CHP ve BDP destekli bağımsızlar yargı konusu ile millî irade konusunu birbirine karıştırıyorlar. (Bu arada söyleyeyim; bağımsızlar ne yapar bilmem ama CHP gelecek günlerde süklüm-püklüm meclise gelecek ve milletvekilleri yemin edecektir.) MHP bu hataya düşmedi. İyi ki düşmedi ve sapla samanı karıştırmadı.

Bu arada boykotçulara da bir çift sözüm olacak.

CHP ve bağımsızlar, papaza kızıp oruç bozanlara benziyorlar.

“Yüksek yargı Ak Parti’yi kapatmaya çalışırken neredeydiniz? O hukuktu da bu hukuk değil mi?” popülizmine düşmeyeceğim. Yargının toplumun gerisinde olduğunu, bu olayla da gördük. Tamam… Yargı sorunlu… Ama abi, hırsızın hiç mi suçu yok? Veya Perşembenin gelişi Çarşambadan belli iken niye o yargısal sorunlu insanları aday yaptınız? Eli-ayağı düzgün (Lafın gelişi böyle diyorum.) birini hiç mi bulamadınız?…  Yoksa BDP 2015 seçimlerinde Apo’nun önün açılması için yoklama mı çekmektedir?

 

***

Boykotçular için çözüm ne olmalı?…

Konuya “Oh olsun!…” mantığıyla bakılmamalı; sorun odaklı bir çözüm yolu bulunmalıdır.

İsa Gök, ayağının tozuyla “Ak Parti kuzu kuzu çözecek” demiş. (Burhan Kuzu’yu mu kasdetti acaba? J) Ak Parti, tutar “Sorunu siz çıkardınız; çözümü niye bizden bekliyorsunuz? Çözümü getirin; düşünelim.” diyebilir.   Bence demelidir de…

Kimse yargıya “Şunları bırakın.” deme hakkına sahip olmadığına göre ne yapılmalıdır?

Sorunlu milletvekillerinin önünün açılması için, mevcut kanunlarla oynanırsa, Apo’ya da yol açılır Dink cinayetinden yargılananlara da… Kanun tekniği olarak uygunsa, Ak Parti, “12 Haziran 2011 seçimlerinde milletvekili seçilen şunun şunun şunun tutukluluk halleri sona ermiştir.” diye tek maddelik bir kanun çıkarılmalıdır. Bakalım o zaman CHP ne yapacak?…

Hatip Dicle için çözüm yok… Onun milletvekilliği düşürüldü ve hatta yerine bir milletvekili bile geldi… Yani Dicle için atı alan Üsküdar’ı da geçti; Bor’un pazarı da…

Haaa!… Şu da yapılabilir Hatip Dicle için… Anayasa’nın 75. maddesinde değişiklik yapar ve milletvekili sayısını 551’e çıkarırsınız ve yukarıdaki tek maddelik kanuna Dicle’nin adını da yazarsınız. Ama bana bu yol çok zor görünüyor.

Sorun odaklı çözüm olarak aklıma bunlar geliyor.

 

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

http://www.gazeteboyut.com/Yazar/Prof-Dr-Namik-Acikgoz/MHP-BOYKOTCULAR-VE-COZUM.php

Cemaatler ve siyaset

Bir akrabam var, “Cemaat”ten. Yıllardır belli aralıklarla görüşürüz. Birkaç yıl öncesine kadar bir araya geldiğimizde memleket meselelerinin üzerinden şöyle bir geçer, daha “uhrevi” konulara intikal ederdik.

 

Risalelerden, hizmetlerden, kavranması müşkil bazı kelami konulardan sanki daha çok bahsederdik. Sözler’den bir kaç satır okur, okunan ibare üzerinde hep birlikte bir miktar tefekkür eder, bazı nükte ve işaretleri kavramaya çalışırdık.

Son birkaç yıl boyunca bu aile toplantılarına siyasi meseleler gözle görünür biçimde ağırlıklarını koymaya başladı. Akrabam, Ergenekon davasını bir gazeteci titizliğiyle takip ediyor, Soner Yalçın’ın ya da Hanefi Avcı’nın yazdığı kitapları satır satır okuyor, tartışıyordu. Bir miktar abartırsam, bir ordu muhabiri derecesinde asker terfilerine bile vakıftı diyebilirim. Esnaftan olan bu cemaat mensubunun ülke gidişatına dönük giderek artan bu ilgisine defalarca şahit oldum ve anladım ki cemaatlere bir şeyler oluyor.

Cemaatler dememin sebebi var. Başka cemaatlerden de arkadaşlarım, akrabalarım var çünkü. Yaygın bir Nakşi cemaatin mensubu bir arkadaşım, gazete çıkarmak istediklerinden bahsettiğinde de bu değişimin tazyikini bir daha hissetmiştim. Bir gazetenin dayatacağı teamüller, mevziler ve dil bu cemaat içinde nasıl bir değişimi tetikleyecek, bunu kestirmek bile güç. Ama gazete demek siyasetin serimlendiği ve çözüldüğü bir yer nihayet.

İskenderpaşa çevresinin seçimler öncesinde MHP’ye destek vereceğini açıklaması, zaten daha önce bir “kaset skandalı” yoluyla siyasete olan ilgisini göstermiş ve nihayetinde Sağduyu Partisi girişimiyle bu ilgiyi perçinlemiş bir çevrenin ilgisi olmanın ötesinde bir şey.

Yetmişli yıllarda, cemaatler MSP ve AP ile temaslar kurmuşlardı. Milletvekillikleri, bakanlıklar, kurucu üyelikler vb bilinen hikâyeler cereyan etmişti.  Ama bu temaslar cemaatlerin siyaset karşısındaki endişelerini ve süi zanlarını beslemekten başka bir şeye hizmet etmedi. Neredeyse ittifakla kabul ettiler ki siyaset tekinsiz ve bünyeleri için muzır bir alandı. Onlar da eğitim, yayıncılık, STK’lar gibi başka alanlarda profesyonelleştiler.

Cemaatler yıllar yılı tribünleri tercih ettiler. Tribünde durmak merkez sağ partiler zamanında kerhen ve mevzii olarak kabul edilen bir pozisyondu. Siyasetin pis işleri bu partilere ihale edilmiş sayılır, bu rey ve inisiyatif devriyle elde edilecek bazı kazançlarla yetinmeye gönül indirilirdi. Bu ittifak sayesinde kurslar açılır, yurtlar inşa edilir, yayıncılık yapılırdı. Merkez sağ partiler sistemin omurgasını incitmeyecek nezakette bir siyaset yürütürler, beri yandan bu nezaketi oylarını ve desteklerini aldıkları cemaatlere karşı göstermezlerdi. Bu cemaatlerle ilgili merkez basında çıkan haberler, çirkef manşetler karşısında ikircikli bile davranmazlar, cemaatleri “satarlardı”. Bu da cemaatlerdeki siyasilere dönük hayal kırıklıklarını beslerdi.
Devran döndü. Cemaatlerin, tarikatların elli yıllık mücadelesi ve gayreti sonucunda “dindar insan kaynakları” bakımından gözle görülür bir yekûn ortaya çıktı. Bir mal varlığı, bir organizasyon kabiliyeti, bir entelektüel sermaye doğdu. Şimdi cemaatler işte bu kozlarla masaya oturuyorlar.

Ve şurası önemli: Cemaatler kendilerini siyasete ve partilere çok da borçlu hissetmiyorlar.
Çektikleri çileler, yaşadıkları hayal kırıklıkları, kurulan acemi ittifaklar onlara başka bir siyasi deneyim kazandırdı. Aktüel siyaset dışında ve ama siyasete etki edebilen bir siyaset bu. Bu yüzden de kendilerinden olan milletvekili sayısını, bakanlıkları filan çok da kafaya takmıyorlar artık.

Tribünden indiler ama kendi sahalarına. Çünkü maçları seyrederken bir yandan da kendi sahalarını inşa ediyorlarmış, bu şimdi daha iyi anlaşıldı.

Şimdi siyasete olan ilgilerinin artışı, artık yeni bir dönemin başlamasından ve onların da siyasete girecek olmalarından dolayı değil. Faaliyet alanları o kadar çeşitlendi ve yaygınlaştı ki, ülke siyasetindeki her türden kıpırdanma kendi faaliyetlerini ilgilendirir hale geldi. Bu bakımdan siyasetle daha çok ilgililer.

amurat@dunyayayenisoz.com

Savaşa girdi kalbim….

Fasılarla ama kesintisiz yürüttüğümüz bir mücadelenin adıdır bizim hayatımız.

 

Mücadele ve dayanışma içinde geldik bugünlere. Kimi zaman içimizden çıkanların alaylı bakışları, kimi zamanda dışımızdakilerin kahrını çektik.

Binlerce kez sınandık, sabırla karşılık verdik ve arkamıza bakmadık hiç. Öfkeyle konuşana, gönül kırana dönüp bakmadık bile, bu da geçer diyerek mukabele ettik.

Mayamızı yoğuran eller ve ruh bize yılmadan, yorulmadan yürümeyi ve teslim olmamayı öğretti.

Vahyin aydınlığındaki akılla düşündük. Akıllara durgunluk veren bir akılla.

O gün bahçe de gözyaşı dökerken de yine zoru tercih ettiğimizi biliyorduk. Ezilen, çiğnenen, horlanan bir kayıp nesil olduk belki de.

Yüreğimiz şerha şerha oldu bazen.

İnanmış gönüllereydi her dem sözümüz. Bulunduğu tarafın değerini bilmeyenlerle yol arkadaşlığı etmedik hiç. Onun için yol arkdaşlarımızı yolda bulduklarımıza değişmedik. Dün dost bildiklerimizi bugün düşman bellemedik. Kardeşliğimize halel getirmedik.

Her geceyi doğacak şafağın müjdecisi bildik.

Doğacak şafağın müjdecisi olabilmek için nöbeti vazife bildik.

Çağcıl olmadık, çağa meydan okuduk. Tarihin akışına direndik tarihin akışını biz değiştireceğiz dedik.

Şimdi kimse çıkıp bana “teslim ol” demeye kalkmasın.

Teslim olsaydım, önceki sınandıklarımda çoktan teslim olmuştum zaten.

Şimdi yaralarım nasır tuttu. Kanasa da farketmez.

Benim gibi düşünen kaç adam kaldık bilmiyorum. Ama yalnız değilim farkındayım.

Ben kendimden sorumluyum ve işte söylüyorum; Ben teslim olmayacağım!

İnadımdan değil, inandığımdandır bu tavrım.

Hatalarım ve doğrularımla birlikte yoldayım ben. Menzile doğru ilerlerken karşılaştığım sapak ve yol ayrımları beni varmak istediğim yerden hiç saptıramadı.Tabelalara kanacak olsaydım, ilk sapakta yoldan çıkardım zaten.

Yolun uzunluğunun ve menzilin uzaklığının farkında olanlardanım ben. Yolun inişli çıkışlı, kar-boran-fırtına ile dolu olduğunu bilenlerdenim.

Bazen yolda ayaklarım kanadı benim.

Bazen karanlıklar içinde kaldım ama yolumu kaybetmedim.

Bazen güneşe döndüm yüzümü, bazen aya bazen de yıldızlara…

Rüzgar savurdu, fırtına şiddetlendi bazen.

Yürüyemediğim zamanlar dinlendim sadece ve yeniden yürüdüm.

Şimdi dönüp yarıladığım yola bakıyorum önce.

Ve sonra kalan kısmına ve menzile bakıyorum. Birlikte yola çıktıklarımızdan kimler kalmış yanımda diye bakıyorum.

Bazıları “ben çok yoruldum devam edemeyebilirim” diyor.

Bazıları daha çok var ama olsun “birlikteyiz” diyor.

Şimdiye kadar savrulmayanlarla sürdüreceğiz yolculuğumuzu. Yorulanlar var aramızda biliyoruz. Onlara da kızmadan yola çıkacağız şimdi yeniden.

Onları şimdilik arkamızda bıraksakta eğer menzile varırsak, birlikte yürüdüğümüz yolun hürmetine onları da sırtlayıp menzile taşıyacağız.

Bugün fırtınanın en şedid olduğu gündür. Gökyüzünde şimşekler çakıyor, rüzgar şiddetini artırıyor birazdan kopacak hava. Yanımızda azığımız az ama inancımız ve dayanışmamız sürüyor kalanlarla.

Bir süre daha fırtınalı bir hava da yürüyeceğiz. Fırtınaya karşı birbirimize tutunacağız. Yavaş adımlar atacağız. Çünkü birarada yürüyerek ancak ilerleyişimizi sürdürebiliriz. Birlikte, çözülmeden, dağılmadan yavaş adımlarla ilerlemek en doğru olanı.

Henüz kaç kişi yola çıkabileceğiz bilmiyorum. Herkes hazırlığını yapıyor, kararlarını verecekler aramızda olup olmayacaklarına.

Ama kararını kesinleştirenleri biliyorum. Onlarla yürüyebiliriz bu yolu.

Etrafımızdakilerin seslerini duyuyorum; Yeter, durun artık, varamayacaksınız menzile, diye.

Onları duyorum ama dinlemeyeceğimi onlar da biliyorlar. Biraz daha ilerleyince seslerini duymayacak kadar uzaklaşmış olacağız zaten. Onlarla her karşılaşmamızda aynı şeyi söylüyorlar. Ben dinlemekten usandım ama onlar söylemekten usanmadı hala.

Anlamıyorlar, anlayamazlar çünkü inanmıyorlar menzile varacağımıza…

Zor değil mi?

Bize kolay olan olmadı zaten.

Yola yeniden çıkmaya karar verenler, yol arkadaşlarımız hazırlandı.

Şimdi fırtına çıkmadan önce Kutup Yıldızı’nın gökyüzünde görünmesinibekliyoruz. O, gökyüzü puslu da olsa kendini gösterdiğinde yönümüzü tayin edip yolculuğumuzu sürdüreceğiz.

Kutup Yıldızı bulutların ardından doğuş vaktini bekliyor.

Kim bilir belki hava döner, Ay bile yüzünü gösterebilir.

Şöyle Hilal şeklinde bir görünse ne büyük coşkuyla çıkarız yola değil mi yol arkadaşlarım?

Yola çıkarken bir yandan da dilime dolanan marşın sözlerini düşünüyorum;

savaşa girdi kalbim bin yara aldı beni
nerede bir acı varsa aradı buldu beni

seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
bir ebubekir kıldı bir ömer kıldı beni

kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
buyruk en ağır yükün altına aldı beni….(Osman Sarı / Kurşun Gazeli)

Haydi uğurlar ola herkese, hepimize….

CHP kulislerini kaynatan Sarıgül iddiası!

Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür bugünkü köşe yazısında ilginç bir iddia ortaya attı…CHP`de Mustafa Sarıgül`ün adı kulislerde dolaşmaya başladı. Bu iddiayı köşesine taşıyan Mahmut Övür basın neler yazdı…

İşte Övür`ün yazısının ilgili kısmı…

CHP`de kurultay hesaplarını bozacak ya da zora sokacak birkaç olasılıktan söz ediliyor.

Buna göre Kılıçdaroğlu`nun, kurultay öncesi sürpriz bir atak yaparak, tartışmaların odağında yer alan parti yöneticilerinden Gürsel Tekin, Süheyl Batum, Engin Altay, Hurşit Güneş ve Erdoğan Toprak gibi isimleri, Meclis`e kaydıracağı öngörülüyor.

İkinci atak ise çok daha sürpriz bir isimi kapsıyor; Mustafa Sarıgül`den söz ediyorum. CHP yönetimi bugüne kadar Sarıgül`e hep mesafeli yaklaştı. Sarıgül de bir umut İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olurum umuduyla sessiz kaldı. Gerçi çaresi yoktu, çünkü CHP`nin mesafeli yaklaşımının da Sarıgül`ün siyasi parti kurmaktan vazgeçişinin de arkasında ortak bir akıl vardı; seçim öngörüsü yanlış çıkan İstanbul sermayesi…

Şimdi kulislerde bu aklın yeniden devreye girdiği ve CHP yönetimine Sarıgül`ü önerdiği konuşuluyor. Eskiyi temsil eden Deniz Baykal ve Önder Sav ikilisine karşı Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin ve Mustafa Sarıgül üçlüsüyle çıkmak… Hesap açık, eski iki siyasi aktörün kuşatma harekâtı, “Yeni CHP troykası” diye adlandırılan üçlüyle bertaraf edilecek.

İşin ilginç tarafı Sarıgül`le Gürsel Tekin`in seçim sürecinde zaman zaman ve gizlice görüşmeleri de konuşulanlar arasında…

Bu hesap tutar mı veya nasıl hayata geçer bilinmez ama birilerini şaşırtacağı çok açık.

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/23062011/CHP-kulislerini-kaynatan-Sarigul-iddiasi.php

Özgürlükçü / Adaletçi /Sivil İslamcı Parti; Has Parti

Halkın Sesi Partisi başarısız mı sayılmalı? Halkın Sesi Partisi kendini topluma hangi kimlikle sunmalı? Has Parti Cemaatler`den neden destek alamadı? Has Parti bundan sonra ne yapmalı? Gazeteboyut Yazarı Ali Öztürk`ün analizi…

1 Kasım’da Halkın Sesi Partisi kurulduğunda başladı tartışma aslında. Partinin adı bile bazılarına fazlaca SOL’u hatırlattı. Yeni bir ismi kabullenmesi ve hazmetmesi zordur toplum psikolojisi için. Fakat sonraları herkes HAS Parti adını, Halkın Sesi’ni benimsedi ve özellikle Mısır, Tunus ve Ortadoğu coğrafyasında yaşanan süreçler Halkın Sesi’ni olması gerektiği yere yerleştirdi toplumun zihninde.

Seçim sonuçlarını belki günlerce konuşabiliriz ve değerlendirebiliriz. Ya da çok basit bir değerlendirme yaparak AK Parti, Bağımsızlar ve herşeye rağmen kısmi de olsa MHP bu seçimin başarılı olan partileri diyerek işin içinden çıkabiliriz veya HAS Parti’nin içinde bulunduğu diğer partiler için başarısız olmuşlardır diyebiliriz. Ama bu kolaycılık olur.

Başarılı olanların başarısı ile başarısız sayılanların başarısızlığı aslında birbiriyle derinlemesine ilişkili bir gerçeklikle söz konusu. Fakat bunun anlaşılabilmesi için zamana ihtiyaç var. Yani başarılı olanların yeni dönemde yapacakları ile bunu anlatmak daha doğru olacaktır. O yüzden şimdilik bekleyeceğiz ve göreceğiz.

Peki Has Parti neden başaramadı ya da başarılı sayılabilmesi için temel ölçüt nedir?

Has Parti’nin başarısını/başarısızlığını değerlendirmek için aldığı oy oranını tek ölçüt kabul ederseniz “evet başarısızdır” diyebilirsiniz. Kuruluşunu 1 Kasım’da yapmış bir partinin seçime girmeye hak kazanacak kadar hızlı bir teşkilatlanmaya mecbur kalması ve hemen ardından seçime girmesi sonucunda bu oy oranını yakalaması bakımından bakarsanız “başarısız değildir” diyebilirsiniz. Fakat Has Parti’yi mahkum etmek istiyorsanız “şartlar ne olursa olsun, alınan bu oy başarısızlıktır” diyenler de çıkabilir. Bana sorarsanız aceleci davranmamak gerekir. HAS Parti ve Numan Kurtulmuş’a haksızlık etmemeliyiz.

HAS Parti’nin eksikleri yok mu? Elbette var.

Hataları yok mu? Elbette var.

Başta Numan Kurtulmuş olmak üzere herkes bu soruların cevabını bulmak ve bundan sonraki yol haritasını belirlemek üzere çalışıyor. Ancak şunu da bir kenara not etmekte fayda var; Numan Kurtulmuş öyle bazılarının düşündüğü/zannettiği/umduğu gibi bir kararsızlık içinde değil. Tam tersine “Yola devam” noktasında kesin kararlı. Çünkü Medeniyet Siyaseti diyerek yola çıktığını hiç unutmadan mücadelesini sürdürdü her zaman.

Peki Has Parti bundan sonra ne yapmalı?

Has Parti bu seçim sonuçlarını temel ölçü kabul edenlerin sözlerini de yok saymadan yola devam etmelidir. Partinin ana kimliğini, kuruluş felsefesinden ödün vermeden makul çoğunluğun hassasiyetlerini gözeterek yeniden tanımlamalıdır.

Partiyi Milli Görüş eksenine çekmek doğru bir yaklaşım değildir. Milli Görüş Geleneği içinden gelenlerin bir kısmının bu türden bir reflekse sahip olduğunu biliyoruz. Oysa Has Parti daha kuruluş aşamasında Milli Siyaset Geleneği’ne yaslanarak ve Medeniyet Siyaseti eksenli bir manifesto ile yola çıktı. Bu manifesto Milli Görüş’ü dışlamayan ama aşan bir ruha sahiptir. Öte yandan seslendirdiği ve öne çıkardığı değerlerin insani/islami olduğu da çok net. Fakat bunu fazlaca vurgulamadı diyebiliriz. Bir örnekleme yapacak olursak mesela Kürt Sorunu ile ilgili yaklaşımına bakalım Has Parti’nin.

Has Parti’nin bu topraklarda yaşayan halkların birlikteliğini ve kardeşliğini savunurken referans aldığı değerlerin başında tarihsel birikimimiz ve inançlar olduğunu herkese net biçimde anlatamadı. Yani Kürt Sorunu’nun çözümünde “Türk ve Kürt halkı yıllarca aynı inancı paylaştıkları için kardeştir” sözünün sorunun çözümünde gereken karşılığı bulmadığının ve bir anlamda bu türden yaklaşımların “topu taca atmak” gibi algılandığının farkında olarak, “değerlerden” kopmadan bir çözüm paketi önerdi mesela. Peki bu mesajın Kürt halkının yoğun olduğu coğrafya da bir karşılığı kalmış mıdır o da ayrı tartışma konusu elbette. Has Parti için bu türden belki de birçok örnek verebiliriz.

Müslümanlık/İslam/ İslamcılık meselesi Türkiye’de siyasetin ana ekseni olma noktasında mıdır?

Müslümanlık/İslam bu topraklarda yaşayan halkların ana umdelerindendir. Ancak bunu bir politik çizginin ilk sırasına koymak şimdilik toplumda hoş karşılanmamaktadır. Bu gerçeği AK Parti’nin aldığı oy net biçimde göstermiştir. AK Parti’nin islamcılık gibi bir iddiası hiçbir zaman olmadı zaten. Ancak öyle algılandı diyebiliriz.

Bunu bir örnekle açıklamakta fayda var. İşte size bir çok yakın dönemden bir örnek.

Seçime birkaç gün kala Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleri adına yayımlanan açıklamada aynen şu ifadeler yer alıyordu; Bu manalar çerçevesinde yapılan müzakere, mütalaa ve değerlendirmelerden sonra hasıl olan müşterek kanaat arz edilmiştir. AK Parti, dine ve dindarlara hürmetkardır. Müspet ve güzel hizmetlere ev sahipliği yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Üstadımızın işaret buyurduğu özgürlükçü ve demokrat mana bu partide tecelli etmektedir.Şimdiki durumda kitle partisi AK Parti görünmektedir. Bu sebeple onun `Kur`an, vatan ve İslamiyet` adına iktidarda muhafaza edilmesi gereklidir.

Evet ilginç değil ve şaşırtıcı değil mi?

“Dine ve dindarlara hürmetkar” ve “Özgürlükçü ve demokrat” ifadeleri AK Parti’nin kitlesel bir desteğe sahip olmasını sağlayabiliyor. Yani “islamcı” olması şartı çokta önemli değil. Tabii bu Nur Talebeleri’nin AK Parti’yi tercih etme sebebi ama bir gösterge olması bakımından önemli bana kalırsa. Bu durumda Has Parti gibi iddiaları olan bir partinin bu türden kitlesel desteğe sahip olan cemaatler/tarikatler/gruplardan destek sağlama ihtimali şimdilik neredeyse hiç yok diyebiliriz.

Peki Has Parti kendini nasıl tanımlayacak?

Has Parti kendini toplumun anlayacağı bir dille tanımlamalıdır.

Bana kalırsa Özgürlükçü ve adaletçi müslüman/islamcı bir parti tanımlaması genel kabul görebilir. Böylece özgürlükçü müslümanlığı sayesinde toplumdaki her türlü alt/üst kimliğe sahip olanlarla temas kuracak, adaletçi müslümanlığı yönü ile emeğin ve alınterinin kıymetini önceleyecek.

Hiç bir zaman toplum Has Parti’nin tam olarak istediği yere gelmeyecektir. Toplum ve parti birbirine doğru adım atacaktır. Toplum bizi anlamadı ve anlamıyor demek siyaset dışı kalmak demektir. Siz topluma kendinizi doğru ve yalın bir dille anlatacaksınız ve toplum da sizi anladıkça yaklaşacaktır.

Şimdi kritik bir soru daha soralım; Peki Sosyalist gelenekten gelen ve gayri müslim insanlar Has Parti’de nasıl yer alacaklar?

Aslında bunun cevabı çok basittir ama uygulama bakımından zordur. Has Parti’de yer alan sosyalistler ve gayri müslimler, Numan Kurtulmuş’un müslümanlığından veya partililerin müslümanlığından asla rahatsızlık duymamışlardır. Tam tersine bu onlar için bir sigortadır. Bundan sonra da karşılıklı güven ve partinin “Ortak Söz” ü etrafında birlikte siyaset yapma imkanı vardır. Medeniyet Siyaseti anlayışı buna imkan verecek değerleri barındıran bir anlayıştır.

Daha başka ne yapılabilir?

Öncelikle parti teşkilatlarında ve gerekiyorsa Genel Merkez’de gereken rotasyon ve güçlendirme aceleci/acemi davranmadan yapıldıktan sonraNuman Kurtulmuş ve arkadaşları Medeniyet Siyaseti/Hareketi’ni besleyecek unsurların oluşumu için harekete geçmelidir. Yaniiddiaların/düşüncenin toplumun kılcal damarlarına taşınmasınımümkün kılacak yapılar oluşturulmalıdır.

Bu yapılar özellikle gençlerin/kadınların biraraya geleceği platformlar olabilir. Ya da varolan yapılarla daha sıkı bir işbirliği ve temas süreci başlatılabilir. Özellikle Parti’nin Kurucular Kurulu’nu oluştururken gözetilen toplumsal katmanlar sürece dahil edilebilir. “Yeni yapılar kurmak” üzerinde dikkatle düşünülmesi ve doğru kurgulanması gereken bir alandır. Yapılmış olsun diye yapmak yerine inisiyatif alanı ve işlevselliği gözetilmelidir.

Bu nokta da üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husuta şudur; Numan Kurtulmuş’un liderliğini tartışan anlayışta olanları barındıran yapılar kurma hatasına düşülmemelidir. Liderliği “kayıtsız/şartsız itaat/biat” bakımından değil, özellikleri ve niteliği bakımından kabullenmiş yapılarla doğru bir yol arkadaşlığı yapılabilinir ancak.

Şimdilik bu kadarı ile yetinelim. İnşallah HAS Parti bu hassas ve kırılgan süreci Numan Kurtulmuş liderliğinde sağlıklı bir özeleştiri/istişare yaparak geride bırakacaktır. Bundan sonrası ise geleceğe bakmaktır.

Ali Öztürk

Gazeteboyut / Has Parti Kurucular Kurulu Üyesi

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/21062011/Ozgurlukcu–Adaletci-Sivil-Islamci-Parti-Has-Parti.php

Peki, şimdi oyum ziyan mı oldu?

“HAS parti siyaseti hak üzerinden dile getirdi.Hedef ulu bir medeniyet çınarı olmayadır. On yıllık kavaklar gibi upuzun olmaya değil”
Peki şimdi oyum ziyan mı oldu?” Dünyaya Yeni Söz Gazetesi Yazarı Prof Dr.Hakan Poyraz yazdı.

Meydanlarda sert rüzgârlar esti ve geçti. Meydanların rüzgârına yelken açanlar, dillerini de keskinleştirdiler.

Meydanlarda sert rüzgârlar esti ve geçti. Meydanların rüzgârına yelken açanlar, dillerini de keskinleştirdiler. Oysa Balkonların dili daha yumuşak…

Meydanlarda keskinleşen siyaset dili, sonuçların açıklanmasıyla, balkonların korunaklı alanındaki sulh ve selamet diline bıraktı yerini.

Peki, bu dil, seçimlerimize de yansıdı mı? Bir ölçüde evet!

İki partili bir mecliste iktidar için seçmen, kutuplara, kamplara bölünmek istendi.  Bunun için “Oylar ziyan olmasın” düsturu, her zaman olduğu gibi, şimdiki zamanlarda da kullanıldı.

Sandığa gidip tercihte bulunanlar seçimini yaptı. “Ben o iki kişiden biri değilim” diyen başka bir seçmen gurubu daha var. İçlerinden birisi ısrarla, siyasetin seçim öncesi kullandığı keskin dile işaret ederek, “Böyle bir siyaseti onaylamadığım için sandığa gitmedim” diyor. Bu kişinin oyu şimdi ziyan mı oldu? O böyle düşünmüyor. Onun için ziyan, iki kişiden birisi olmak.

Galiba zarar-ziyan meselesi nereden baktığınızla alakalı…

Bu şantaj, seçimlerde sıklıkla kullanılır.

Adalet Partisi, yetmişli yıllarda CHP’ye karşı MSP ve MHP’li seçmenlerden oylarını bölmemelerini isterdi. O günlerde, oylar bölünmesin diye Ecevit’e karşı Demirel’in Adalet Partisi’ne oy verenler, bu günden baktıklarında oylarının ziyan olduğunu düşünmezler mi?

Hem niçin kendi politik inançları doğrultusunda oy kullananlar veya aynı gerekçe ile kullanmayanlar zarar-ziyan hesabı yapsın? Asıl ziyanda olanlar, oyum ziyan olmasın diye aslında inanmadıkları bir siyasi hareketi meclise taşıyanlarınki olmasın?

Bir dakika! Neyi tartışıyoruz? Politik tercihlerimiz ve bu tercihin sandığa yansımasına, “yarayışlılık” açısından mı bakacağız “hak ve adalet” noktasından mı?

“Yararlılık” kendi başına eylemimize değer katmaz!

“Yeryüzünde tek bir iyilik adacığı da kalsa, kötülük dünyaya bütünüyle egemen olamaz!” Eğer bizler iyilik adacığında yaşayan birkaç kişi kalsak bile, doğruluktan ve iyilikten yana oynadığımızda, kazanan doğruluk ve iyilik olacaktır.

Seçim sonuçlarını bu gözle okuyalım bir de.

Oyların yarısını almasına rağmen vekil sayısı düşen bir iktidar partisi var. CHP, hem oylarındaki hem de milletvekili sayısını yükseltti, lakin AKP’nin ancak yarısına geliverdi. MHP, yaşadığı iç çalkantılarını komploları atlatarak meclise girmeyi başardı. BDP bağımsız adayları ve örgütlü seçim stratejisi ile “öyle olmazsa böyle olur” diyerek barajı deldi geçti.

Sandığın ruhu böylece tecelli etti. Siyaset, hizmetten ibaret olamasa da, millet siyasete henüz güvenmediğini gösterdi ve hizmete öncelik verdi diye düşünüyorum.

Peki, HAS partinin durumu nedir?

Halkın Sesi’ne halkın muhabbeti aşikârdı ama halk,“Bu dönem bekle” mesajını da bu muhabbetle birlikte iletti. Hem de seçimlerden önce. Sonuçta yakaladığını düşündüğü dip dalgası, onu seçim sandığının dibinde bıraktı. Sandıktan bulduğu su, onu güçlü bir çınar yapacak can suyu olamadı ne yazık ki!

Buna rağmen inancım odur ki, HAS parti siyaseti hak üzerinden dile getirdi. Meydanların curcunasında  “hak, özgürlük, adalet, eşitlik” gibi değerler onun dilinde var oldu.

Bu siyaset dilinin varlığı,  iktidar olmaktan daha önemlidir. Bu değerler, HAS parti veya başka bir çatı altında, siyasetin doğrulama merkezi olarak var olmalı ve her dönemde siyasette böyle bir merkez olmalıdır. İster HAS parti adında siyasi bir parti olsun, isterse olmasın. Asıl olan bu fikirlerdir ve onun etrafında Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve arkadaşlarının yaptığı Türkiye sentezdir.

Hedef ulu bir medeniyet çınarı olmayadır. On yıllık kavaklar gibi upuzun olmaya değil!

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/17062011/Peki-simdi-oyum-ziyan-mi-oldu.php

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers