”Püskevit”, uluslararası siyaset konusu

Prof. İbrahim S. CanbolatBahçeli konuyu yerel ve küresel sorun olarak ele almaktan çok, seçim sürecinde propaganda malzemesi gibi değerlendirdi ama ”Püskevit” meselesi aslında çok önemli.

Dünyada öyle insanlar, öyle ülkeler var ki, öncelikli hedefleri açlıkla mücadeledir; mümkün olursa da asgari geçim standardını yakalamak. Bunlarla ilgili olarak, kalkınma/gelişme kavramını kullanmak bile çok âfâkî olur. Bugün yaklaşık bir milyar insan bu durumdadır dünyada. Bunların kişi başına yıllık gelirleri ancak 900 (dokuz yüz) dolar civarındadır.

Bu insanların ve onların yaşadığı ülkelerin karşı karşıya kaldıkları açlık, sefalet ve geneldeazgelişmişlik sorununa çözüm aramak üzere Birleşmiş Milletler öncülüğündeİstanbul’da  (9-13 Mayıs 2011) düzenlenen En Az Gelişmiş Ülkeler (EAGÜ) Konferansı  kamuoyunda fazla bir yankı bulmadı ama o günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’de yoksul ailelerin çocuklarının, kendi tabiriyle, “püskevit” bile alamadıklarını dile getirmesi, basın-yayın kuruluşlarında bir magazin konusu olarak bolca işlendi. Bir sorun analizi anlamında değil, yalnızca magazin boyutuyla gündeme getirildi. Hoş Sayın Bahçeli de konuyu yukarıda işaret ettiğimiz çerçevede bir yerel ve küresel sorun olarak ele almaktan çok, seçim sürecinde propaganda malzemesi gibi değerlendirmiştir.

Peki, Ak Parti, iktidar partisi olarak, İstanbul’daki toplantı vesilesiyle yoksul ülkelerin durumunu seçim konuşmalarında kamuoyuyla paylaştı mı? İlgili bakan ve diğer yetkililerin teknik düzeydeki etkinlikleri dışında, meydanlarda bu konu gündeme getirilmedi. Aslında, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu konulardaki kişisel duyarlılığı da düşünüldüğünde, sözü edilen insanların ve ülkelerin durumlarına en azından Türkiye ile karşılaştırarak değinmesi, siyaseten kendi (partisi) lehine olabileceği gibi, dünyadaki eşitliksiz ve adaletsiz gelir dağılımının esas sorumluları olan uluslararası siyaset odakları üzerinde bir baskı unsuru da oluşturabilirdi belki. Çünkü 190’dan fazla ülkeden en az 40 devlet veya hükümet başkanının yanı sıra çok sayıda bakan ve diğer yetkililerin hazır bulunduğu İstanbul toplantısı bunun için elverişli bir ortam ve atmosfer meydana getirmişti. Cumhurbaşkanı ve Başbakan danışmanlarının aslında bu hususlarda da fikir verici olmaları beklenirdi.

Azgelişmişlik: Sebepler ve çözüm yolu

Tekrar konuya dönecek olursak, her ne olursa olsun, Türkiye’de En Az Gelişmiş Ülkelerin sorunlarının tartışıldığı günlerde televizyon haberlerinde ve sosyal paylaşım sitelerinde defalarca yer alan  “püskevit” vurgusu, hiç o yönüyle düşünülmemiş olsa bile, dünyada açlık sınırında yaşayan bir milyar insanın ölüm-kalım mücadelesine dikkat çekmeye vesile olmaktadır bizim için. Bu anlamda, “püskevit”, sayıları 2004’de 40 iken bugün 48’e ulaşmış bulunan En Az Gelişmiş Ülkelerde yetersiz beslenme ve hatta açlık sorunu ile ilgili bir simge sayılır.

Ne var ki, bu sorunun sözde tespiti ve çözümlenmesine yönelik yaklaşımlar Batılı merkez ülkelerin çıkar algılamalarıyla uyumlu olmak zorundadır garip bir biçimde. Uluslararası finans kuruluşları da onların denetimindedir, sorunla ilgili Batı’daki hâkim görüşler de tek yanlıdır. Batılı teorisyenler, azgelişmişliği açıklarken bir “Yoksulluk Kısırdöngüsü”nden söz eder. Buna göre, gelişme/kalkınma için gerekli bir unsur mevcut değilse, zincirleme bir etkiyle sonuçta azgelişmişlik kaçınılmaz olur. Örneğin “püskevit” yani gıda (beslenme) yetersiz ise, işgücü de yetersiz olacaktır. İşgücü olmayınca üretimolmayacak, üretimin olmadığı yerde yatırım ve tasarruf (sermaye birikimi) olmayacak, bu durum ise asgarî gereksinimlerin (örneğin beslenme) karşılanmasını olanaksız kılacaktır. Bir kısırdöngü.

Zahirî akıl yürütümü açısından çok mantıklı görünen bu açıklama biçimindeçözüm önerisi de bulunuyor. O da dışarıdan sermaye ya da teknik bilgi (know-how) ithalidir. Gelişme ancak bu yolla mümkün olacaktır. Üçüncü Dünya ülkelerine önerilen kalkınma stratejisi genellikle budur. Gel gör ki, bu yöntem büyük bir açmazı da beraberinde getiriyor: Bağımlılık yaratıyor.

Bu ne demektir?  Gelişmenin “olmazsa olmaz” kabul edilen unsurları arasında yer alan bağımsızlığın heba edilmesidir. Oysa bağımsızlık; konuyla ilgili kaynaklarda belirtildiği şekliyle,  anayasa ve yasa yapma egemenliğikültürel kimlik ve özgüven sayesinde kendini gösterir. Bunlar korunduğu vegüçlendirildiği takdirde, gelişme mümkün olur.

Demek ki, önerilen kalkınma modeli ile kalkınma gerekleri arasında bir çelişki gözlemleniyor. Üçüncü Dünya ülkeleri 1960’lı yıllardan beri bu çelişkinin üstesinden gelmeyi umarak, yeni bir uluslararası ekonomik düzen talebinde bulundular. BM bünyesinde uzun süren toplantılar, muhtelif ülkelerde gerçekleştirilen konferanslar bir sonuç vermedi ve 1974 yılında anlaşıldı ki,  sayıları az da olsa büyük güçlerin siyaseti BM Genel Kurulu’ndaki çoğunluğun taleplerini havada bırakmaya yetiyor.

Ama diğer yandan, çevre ülkelerindeki ekonomik, sosyal ve insanî sorunların yıllar içerisinde bir tür çığ etkisi yaratarak,  gelişmiş ülkelere de zarar vermesine mâni olmak amacıyla, biraz da zevahiri kurtarmak için,  görkemli uluslararası konferanslar düzenleniyor. İstanbul’daki, bu anlamda dördüncü EAGÜ konferansıdır. Şimdiye kadar pek başarı kaydedilmemiştir bu konferanslarda. Zor durumdaki ülkelerin sayısı azalmayıp artmıştır. Şimdi bunların 2020 yılına kadar 48’den 24’e düşürülmesi hedefleniyor. Daha önceki tecrübelere bakılırsa, bunun kolay olmayacağı görülür. Çünkü meselenin bir başka yüzü daha var: Sözü edilen azgelişmiş ülkelerin tamamı, aynı zamanda bir güvenlik sorunundan muzdariptir. Bunlar hem komşu ülkeyle sınır ihtilâfı yaşıyor, hem de kendi içerisinde devlet-halk iletişimsizliğiyle malûl durumdalar. Bunda ise Batılı sömürgeciliğin payı büyüktür. Uluslararası siyaset tüccarlarına göre çözüm kolay: siyasî, ekonomik ve askerî müdahale. Bu çözüm yönteminden beslenen sektörler vardır; silah üretimi ve ticareti bunlardan biridir.

İyi analiz edildiğinde görülecektir ki, azgelişmiş ülkelerde gelişmenin önündedört önemli engel vardır. Bunlar siyasal istikrarsızlık ve güvenlik sorunu, ülke kalkınmasına yönelik önceliklerle ilgili hatalı seçim/tercih, dış borç üzerinden bağımlılıktepkisel davranış ve bunun sonucunda işlevsel olmayan yapılanma olarak ifade edilebilir.[*] Önce bunlardan kurtulmak zorunda bu ülkeler.

Türkiye’nin deneyimleri ve katkı potansiyeli

Şimdi, burada, İstanbul konferansının hedefleri konusunda Türkiye ile bağlantılı olarak öncekilerden farklı bir hususa değinmekte yarar görüyoruz:  Türkiye, hiç değilse ev sahipliğini iyi değerlendirerek,  söz konusu küresel beşerî sorunların uluslararası toplumun siyasî ve vicdanî gündemine taşınmasında etkili olabilir. Türkiye’nin bu konuda inisiyatif üstlenmesini sağlayacak bir uluslararası atmosfer de mevcut.   BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğinde olduğu gibi, EAGÜ ile ilgili olarak da Türkiye’nin son on yıllık dönemdeki deneyimleri başarılı dönüşümler için cesaret verici olabilir.  Dünyadaki ekonomik ve siyasî koşullar da Türkiye’nin bu yönde bir değişime rehberlik/önderlik edebileceğinin işaretlerini veriyor.

Çocuklara “püskevit” (aslında: herkese aş), yetişkinlere  ve ülkede sosyal adalet için, öncelikle, gelişmişliğin dünyadaki belirli ülkelere has bir durum gibi kabul edilmeyip görece bağımsız (gelişmiş) ülkelerin çoğalmasını sağlamak amacıyla dünya siyasetinde etkili olmak şart.

EAGÜ Konferansı eylem planında açıklanan hedeflerin gerçekleştirilmesi amacıyla Türkiye’nin 2020 yılına kadar yılda 200 milyon dolarlık bir katkısının olacağı belirtilmiştir. Şu ana kadar toplam 2 milyar dolar yardımda bulunmuştur. 2001’deki Türkiye manzarası ile şimdiki arasında görülen bu farklılık, bir ülkenin ulusal ve uluslararası krizlerle mücadele yeteneği hakkında fikir verebilir. EAGÜ için de bu gelişme bir motivasyon sebebi olarak görülebilir, görülmelidir de,  ama yeterli olmaz. Çünkü bir de belirli bir işleyiş tarzına sahip uluslararası sistemvardır. Bazı büyük güçler ile uluslararası ekonomik ve malî kuruluşların etkili olduğu bir sistem. Onu da hesaba katmak gerekir.

Bu sistemin ana unsurlarından biri olan IMF (Uluslararası Para Fonu), Türkiye’nin de üye olduğu bir kuruluştur. Azgelişmiş ülkelerin dış borçları ve bunların yeniden yapılandırılması, hatta belki (üyelerle görüşülerek) kısmen ya da tamamen silinmesi konusunda yetkileri bulunan IMF’nin şimdilerde görevi bırakması beklenen başkanının yerine bir Türkün aday olarak adının geçmesi bile, yukarıda Türkiye’nin EAGÜ konusunda bir beklenti/önerme anlamında dile getirdiğimiz olası rolünün hayal sayılmaması anlamına gelir. Batı basınındaki yorumlar da, IMF’ye başkan seçiminde bundan sonra kökenin değil, yeteneğin belirleyici olması gerektiğine dair bir beklentiyi öne çıkarıyor. Türkiye bu atmosferden yararlanabilir. Kendisi ve EAGÜ için.

İbrahim S. Canbolat – Haber 7
icanbol@hotmail.com


[*] Bu konularda fazla bilgi için bkz. İbrahim S.Canbolat, Gelişmekte Olan Ülkeler. Küresel Politik ve Ekonomik Çıkar İlişkilerindeki Konumları, 3. baskı, Alfa Aktüel, İstanbul, 2004.

http://www.haber7.com/haber/20110519/Puskevit-uluslararasi-siyaset-konusu.php

Usame Bin Laden – Yaşadı mı ki?

Yaşadığına inanmışsanız elbette öldüğüne de inanmak zorundasınız…

"Usame Bin Ladin gerçekten öldürülmüş olabilir mi?" sorusuna cevap arıyor insanlar…

"Usame bin Ladin öldü mü?" çığlığı aşina geliyor kulağıma. Hafızamın raflarındaki kısa gezinti sonrası buluyorum aradığım çağrışımı: Alp er Tunga! Her ne kadar kıyas yakışıksız dursa da teşbihte hata olmaz diyerek düşünmeyi sürdürüyorum.

Muhakkak şimdi "uzaklarda" birileri;

"Usame Bin Ladin öldü mü?
Dünya kimsesiz kaldı mı?
Felek öcünü aldı mı?
Şimdi yürek yırtılır" şeklinde ağıtlarla, ölene ululamalar yapıyordur kuşkusuz.

"Ötelerde" birileri, "ölmedi, göreceksiniz" diye diklenirken, bütün umutlarını ona bağladıklarını ve aslında umutlarının suya düşmüş olmasından duydukları çaresizliği dile getirdiklerini ifade ediyorlardır…

"Berilerde" birileri, "Bin Ladin ölmüş olabilir ama fikirleri ve mücadelesi sonsuza dek yaşayacaktır" diye intikam yeminleri ederken, karikatürize duruş sergilediklerini fark edemeyecek kadar inanmış olabilirler…

Gerçek ne olursa olsun, "Süper Kahraman" statüsünde pazarlanan "birisinin" ya da "bir şeyin" sonu bu kadar hazin olmamalı…

Ama neylersiniz ki çağımızın "iş gören" oyunu bu! Saddam gibi, önce ululanıyor, sonra madara ediliyor, "süper kahramanlar"…

Kendisine "her şeyi" verecek kadar güçlü olanların, "her şeyi" alacak kadar güçlü olduklarını bilmiyor muydu Bin Ladin? Muhakkak biliyordu! Ama bir kez sahneye kahraman olarak çıkmıştı ve başka türlü "yaşama" şansı yoktu!

Tıpkı “Hollywood harikası” animasyon filmi Tavuklar Firarda’nın “Rocky” adlı talihsiz kahramanı gibi, herkes ondan “birgün” uçmasını ve kendilerini özgürlüğe uçurmasını bekliyordu! Uçmalıydı, başarmalıydı…

Gerçek mi kurgu, kurgu mu gerçek? Bu sorunun cevabı neyi değiştirecek… İster gerçek kurgu, isterse kurgu gerçek olsun, durumdan vazife çıkartanlar ve kârlı çıkanlar meydanda….

Her ne kadar meslektaşlarım konu söz konusu olduğunda hep “Truman Şov” u örnek gösterseler de bendeniz; kitlelerin, var olmayan olguya, nasıl gerçek gibi inandırılabileceği konusunda Türkiye’de “Sihirbaz” adıyla gösterilen, Neil Burger’in senaryosunu yazıp yönettiği “The Illusionist” (İlizyonist) filmini seyretmenizi tavsiye ederim…

Bu tarz filmlerle zihin cimnastiği yapmak yerine, Aref’in milyonlarca seyirciyi ekran başında nasıl aldattığı konusunda çene yarıştırmayı tercih ettiğimiz gibi işin iç yüzünü bile bile; daha günlerce Bin Ladin’in gerçekten öldürülüp, öldürülmediğini tartışacağız… Ve “çok akılcı tespitler” de yapacak kimilerimiz…

Oysa son yüzyılın "en büyük" "kahramanının" ya da birilerinin yakıştırması ile "teröristinin" nasıl öldürüldüğü ya da öldürülüp öldürülmediği değil sorun…

Yaşadı mı ki? Asıl sorun bu…

Yaşadığına dair binlerce delil yağdıracak heyecanlı okurlar dahi vardır içinizde…

Ancak, yaşadığına inanmışsanız elbette öldüğüne de inanmak zorundasınız…

Yaşadığına inanmanız birilerinin yapması gerektiğini yapmasına yetti…. Ölmüş olduğuna inanmanız ise kimbilir neleri yapmalarına yetecek…

Yaşar İliksiz – Haber 7
yasar.iliksiz

Ahmedinejad: Sadece Allah’tan korkarız

Amerika’da TRT Haber’in sorularını yanıtlayan İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Türkiye ile ikili ilişkilerden, nükleer programa kadar bir çok konuda önemli mesajlar verirken ABD’yi de dalgaya aldı.

TRT Haber’e konuşan İran lideri, dünyadaki hakim güçlerin ambargo silahını kullanarak İran ve bazı ülkeleri boyunduruk altına alabilecekleri vehmine kapıldığını belirterek, “Bize mal satmazlarsa seviniriz. Kendimiz bunun üstesinden gelebiliriz. Birçok bilimadamımız ve dost ülkeler var. Onlar ambargolarla ancak kendilerini rezil ediyorlar.” şeklinde konuştu. Ahmedinejad, benzin ambargosunun ardından bir hafta içerisinde kendi tesislerinde benzin üretmeyi başardıklarını savundu.

Ambargoların kendilerini korkutmadığını, “Allah’tan başka kimseden korkmayız” diyen İran lideri, “Onlar korksun, İran halkı onları artık dostu olarak görmeyecek.” şeklinde konuştu.

Türkiye ile var olan iyi ilişkilerinin sürekli geliştiğini dile getiren Ahmedinejad, uluslararası alanda da Ankara ile işbirliğini geliştirdiklerini kaydetti. Mahmud Ahmedinejad, “İki kardeş ülkenin birbirini desteklemesi çok doğal.” dedi.

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, nükleer sorunun diplomasiyle çözülmesi için Türkiye’nin çabaları hatırlatıldığında, Türkiye’ye bu konuda güvendiklerini vurguladı.

Haber7

Obama ve zafer: Kimler kazandı?

Amerikan seçimlerini; yoğun yağmur altında Roma sokaklarını keşfederken, dikkatimi başka bir programa yoğunlaştırmışken, çok az yerine sadece bir göz atacak kadar zaman ayırabildiğimiz bu kenti iki gün içinde mümkün olduğunca sindirmeye çalışırken izlemek zor oldu.

Roma’yı gezmek ne kadar keyif verdiyse, seçimler üzerinde yoğunlaşma fırsatı bulamamak o kadar keyifsizdi. Amerika’yı böylesine heyecanlandıran, dünya genelinde dikkatle izlenen, hem ABD için hem de dünyanın geleceği için böylesine kritik bir seçimi, kendi çalışma disiplinim içinde izlemek isterdim.

Sonra, aslında bunun bir gereklilik olmadığını gördüm. ABD ile ilgili her gelişmeyi izleyen benim için bile, seçmenlerin sandık başına gitmesiyle sonuçların açıklanması arasında yapacak hiçbir şey yok. Öyleyse sonuçları öğrenmek yeterli. Çünkü iki ihtimalin de hem ABD için hem de dünya için ne anlama geleceğine ilişkin kanaatler kesinleşmişti.

Obama kazandı. Amerika için “devrim”, dünya için umut oldu. McCain kazansaydı, Cumhuriyetçiler yine kazansaydı bütün dünya buz kesilecekti. ABD’nin ve dünyanın siyasi olarak tükendiği, ekonomik olarak büyük bir uçurumun kenarında olduğu bir dönemde, umuda ihtiyacı vardı ve o umut Barack Hüseyin Obama’ydı.

Tarihi bir seçim oldu. Sonucu da tarihi oldu. İlk kez siyah bir lider dünyanın en güçlü ülkesinin, siyasi ve askeri öncüsünün, küresel sistemi şekillendiren ülkenin başkanı oldu. Sadece Amerika’nın değil, dünyanın en önemli ülkesi oldu.

Siyah bir adam. Ataları Müslüman bir adam. Kişisel geçmişi en tartışmalı adam. Seçim kampanyasında El Kaideci bile ilan edilen adam… Kenya’dan Beyaz Saray’a uzanan çalkantılı bir hayat.

Bazılarına göre Martin Luther King, bazılarına göre Malcholm X, bazılarına göre kölelerin Amerika’yı yönetmesi. Afrika’dan taşınan, daha kırk yıl öncesine kadar okullara, restoranlara bile alınmayan kölelerin torunları şimdi Beyaz Saray’a bir lider tayin etti.

O bir umut, en çok bunu kullandı. ABD seçmenlerine değişim, devrim ve umut vaat etti. Neyi değiştireceği, neyin devrimini yapacağı belirsiz olsa da.. Beyaz Amerika’ya rağmen, ırkçı Anglo-Sakson statükoya rağmen, kendilerini dünyanın tek hakimi gören neocon kıyamet savaşçılarına rağmen, kitleleri harekete geçirebildi.

Hem seçmeni için, hem ezilenler için, hem dünya için bir şeyleri değiştireceğini ilan etti. Sempati ondan yanaydı, insanların gönlü ondan yanaydı ama sandıktan sürpriz çıkabileceği korkusunu hemen herkes yaşıyordu. Olmadı, o seçildi.

Bütün bu romantik özlemlerin ötesinde, Obama’nın seçilmesi dünya genelinde etkin olan, Bush yönetiminin hırçınlıklarının yol açtığı çatışmacı, saldırgan, dışlayıcı, tahrip edici dış politik anlayışının değişeceğine dair umutları da artırdı. Daha uzlaşmacı olacak, uluslararası kurumları ciddiye alacak, çatışma yerine küresel koalisyonu önceleyecek, krizlere uzlaşma ile çözüm arayacak, küresel barış yolunca adımlar atacaktı.

Sempati, umut bu kadarını sağlayabilir miydi? Bekleyip göreceğiz… Bugüne kadar yaşananların Bush yönetiminin çılgınlıkları olduğuna inananlar için bir şeylerin düzelmesi ihtimali elbette var. Ama bunların dünyanın öncü ülkesinin 21. yüzyıl projeleri olduğunu düşünenler için Obama’nın seçilmesinin tek etkileyici yanı, siyah ve ezilenlerin arasında bir liderin Beyaz Saray’a oturması olacaktır.

Obama mı kazandı, siyahlar mı kazandı, Müslümanlar mı kazandı, gerçekten demokrasi isteyen mi kazandı, değişim yanlıları mı kazandı yoksa Amerika mı onu da göreceğiz.

Biz şimdilik bu sonucun heyecanını yaşayalım, umudun nasıl bir şey olduğunu tadalım, bu halin keyfini sürelim. İnsanlık adına bütün çirkinlikleri sergileyen bir kadronun gücünün elinden alınmasına sevinelim.

Daha sonra, aslında Obama’nın ya da ezilenlerin değil sistemin kazandığını, sistemin kendini Obama gibi bir kimlik üzerinden yenilediğini, Amerikan toplumundaki bölünmüşlükleri azalttığını, kitleleri tekrar ortak hedeflere kilitlemeye çalıştığını, yeni bir “Amerikan Rüyası” kurduğunu tartışırız.

Elbette bu Amerikan tarihinin en önemli olaylarından biri. Elbette dünya için çok anlam ifade ediyor. Elbette hepimizi heyecanlandırıyor. Elbette dünya için güzel umutlarımızı canlandırıyor. Ama bir yanımız o kadar gerçekçi ki, bu halin uzun sürmeyeceğine inanıyoruz.

Çünkü aslında Obama değil Amerika kazandı. Şimdilik durum bu. Ancak Obama’nın, bu yeni dalganın bile Amerika’yı istediği yere taşıyacağından emin değiliz.

“Yeni bir rüya” kurulsa da, bize göre “Amerikan Rüyası” gerçekten çöktü!

İbrahim Karagül / Yeni Şafak

Otobüslerin arka koltuğundan Beyaz Saray’a

Bugün ülkede oy kullanan siyahların bir kısmının, çocuklarında otobüslerde arka sıralara oturtulduğu, beyazlarla aynı üniversiteye gitmelerine izin verilmediği, Ku Klux Klan gibi ırkçı örgütlerin saldırılarına maruz kaldığı düşünülürse, Obama’nın bu zaferi hiç hafife alınamayacak.

Seçim kampanyası boyunca, “Bu ülke siyah bir adaya hazır değil” ya da “ABD’nin güneyindeki muhafazakar beyazların bir siyahı başkan seçmesi mümkün değil” yorumlarını dinleyen Obama, bütün bunları kulak arkası ederek, emin adımlarla Beyaz Saray’a yürüdü.

46 yaşındaki Obama’nın gençliği, “değişim” mesajı, interneti kampanyasında aktif bir şekilde kullanması, seçim kampanyaları tarihinde ilk defa SMS mesajıyla başkan yardımcısının kim olacağı gibi duyuruları kaydolan seçmenlere önceden duyurması, bu zaferi getiren etkenlerden bazılarıydı.

Obama, her şeyden önce, sadece ABD’de değil, bütün dünyada “bir umut” olarak algılanıyor. Rakip Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı John McCain, bu yüzden seçim kampanyası boyunca, Obama’nın sadece iyi konuşma kabiliyeti olan bir isim olduğunu, ülkeyi yönetmeye yeterli tecrübesi bulunmadığını vurgulayarak bu algılamayı değiştirmeye çalıştı. Ancak başarılı olamadı.

Tecrübesinin sınırlılığına rağmen Obama, Avrupa ve Orta Doğu’yu kapsayan ziyaretiyle devlet adamlığının provasını yaptı ve gittiği ülkelerde “ABD başkanı gibi” ağırlandı. Obama, “Amerika’nın iyi, olumlu olarak bilinen özelliklerine yeniden geri dönüşünü” simgeliyor birçokları için… Tek taraflı eylemlerden, ABD Başkanı George Bush’un sergilediği “Ya bizimlesiniz ya da düşmandan yana” veya “Bize saldırılmadan biz saldıracağız” yaklaşımlarından uzak, yeni bir Amerika umudunu veriyor Obama. Bu yüzden de Irak savaşı nedeniyle ilişkilerin ciddi biçimde bozulduğu ve ABD’de “French fries” (Fransız usulü patates kızartması) sözünün bile “özgürlük patatesi” olarak adının değiştirildiği bir dönemin arkasından Obama, Fransa’yı ziyaretinde, Fransız halkı tarafından, Almanya’da Alman halkı tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.


ABD’de bu ziyaretlerin, “Obama seçimlere Fransa’da girse kazanırdı” şeklinde alaycı yorumlara yol açmasına karşın Barack Obama, dış politika konusunda tecrübesiz de olsa, bu konunun uzmanlarını bir araya toplayarak fikir alan, hem ABD’nin, hem de başka ülkelerin iyiliği için çalışan bir lider imajını perçinledi.

ABD’de ise Obama, zayıf olanın, daha az kazananın yanında yer alacağını özellikle vurguladı. McCain ile yakından ilişkilendirilen, petrol çevreleri, armatörlerle ilişkileri çerçevesinde bilinen Bush ve ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’den çok daha farklı bir tablo çizdi Obama. Siyah, beyaz, Müslüman, Hristiyan kültürlerin arasında büyümüş, bütün bu kültürlerin özelliklerini taşıyan Obama, kimileri tarafından yeterince Hristiyan, kimileri tarafından da yeterince siyah bulunmadı. Kansaslı beyaz annesinin büyüttüğü Obama’nın, beyazların dünyasının bir ürünü olarak bazı siyahlar tarafından kabul edilmediği söylentileri bulunuyordu. Ancak Obama, bütün bunları boşa çıkardı ve bütün kültürler ve ırklar arasında birleştirici oldu.

Kendisi de siyah olan ve Cumhuriyetçi Partili olmasına karşılık Obama’yı destekleyen ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın mesajı önemliydi. Powell, Obama’nın “gizli Müslüman” olduğu iddialarına karşılık, “Müslüman olsa ne olur? Bu ülkede 7 yaşındaki bir Müslüman Amerikalı çocuğun, bir gün bu ülkenin başkanı olma hayali kurmasında yanlış olan nedir” diye sormuştu. Powell’ın, Irak savaşında kendisinin de bir parçası olduğu Bush yönetimini, aldığı tek taraflı kararlar doğrultusunda eleştirmesi, Cumhuriyetçi Partinin, Obama’yı “terörle bağlantılı” olarak sergilemeye çalışması gibi uygulamalarını, partinin yanlış yöne gittiğinin bir göstergesi olarak sergilemesi, Obama’nın halktan aldığı desteği perçinlemesinde önemli rol oynadı.

Bu yılki başkanlık seçimlerinin bir başka özelliği ise, Obama’nın “değişim” mesajının ülkede tutması oldu. Daha önce ABD’de seçmenlerin ancak yüzde 50′sinin sandık başına veya elektronik oy verme makinelerinin başına gittiğinin görülmesine karşılık, bu seçimde müthiş bir seçmen ilgisi görüldü. Yaklaşık 130 milyon seçmenin sandık başına gittiği söyleniyor. Obama, Washington’da eski politikaların değişeceğini ve uzlaşmacı bir yaklaşım izleyeceğini söylüyor.

ABD’nin 44′üncü başkanlığına seçilen Obama, 20 Ocak 2009′da düzenlenecek yemin töreninden sonra, Beyaz Saray’ı ABD Başkanı Bush’tan devralacak. Bu tarihe kadar Bush, başkanlık görevini sürdürecek.

Cumhuriyetçi McCain ise Kentucky, Güney Carolina, Tennesse, Georgia, Oklahoma, Alabama, Missisipi, Arkansas, Kuzey Dakota, Güney Dakota, Wyoming, Kansas, Louisiana, Texas, Batı Virgina, Utah ve Nebraska eyaletlerinde kazandı.

İLK SİYAHİ BAŞKAN OLARAK TARİHE GEÇTİ

ABD’de Demokrat Partinin başkan adayı Barack Obama, ABD tarihinin 44. başkanı seçildi ve ilk siyahi başkan olarak tarihe geçti.

Kendisiyle aynı adı taşıyan Kenyalı bir baba ile Ann Dunham adlı Kansaslı beyaz bir annenin oğlu olan Obama, 4 Ağustos 1961 Hawai doğumlu. Hawaii Üniversitesinde tanışıp evlenen çift, Obama 2 yaşındayken boşandı. Harvard Üniversitesinde burslu okuyan baba, daha sonra Kenya’ya döndü ve hükümet için çalıştı.

Obama 6 yaşındayken, annesi bu kez bir Endonezyalıyla evlendi, aile Cakarta’ya taşındı. Endonezya’da yaşadığı 4 yıl boyunca laik ve Hristiyan okullarına giden Obama, daha sonra büyükanne ve büyükbabasıyla yaşayacağı Hawaii’ye döndü ve eğitimine burada devam etti.

New York’taki Columbia Üniversitesinde Siyasal Bilimler okuyan Obama, 1988′de Harvard Hukuk Fakültesine girdi, buradaki öğrenciliği sırasında “Harvard Law Review” dergisinin ilk Afrika kökenli Amerikalı yöneticisi oldu.

1996-2004 yılları arasında Illinois eyalet senatörü olan Obama, 2004 yılında da ABD Senatosuna seçildi. Bu zaferinin ardından medyanın ilgisini çeken Obama, Washington’un en gözde isimlerinden biri haline geldi. Obama’nın iki kitabı, çok satanlar listesine girdi.

Barack Obama, 2007 başında başkan aday adayı olduğunu ilan etmesiyle birlikte, diğer aday adayı, eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın eşi Hillary Rodham Clinton ile uzun süreli bir mücadeleye girişti ve zaferini ilan etti.

Barack Obama, siyasette parlamasıyla birlikte hem ulusal, hem de uluslararası alanda bir üne ve desteğe kavuştu.

Obama, başkanlık kampanyasının başında “Washington’daki liderlerimizin, sorunlara pratik ve sağduyulu çözümler bulmak için bir arada çalışmaktan aciz olduğu görülüyor” diyerek, kendisinin bunu düzeltmeyi amaçlayacağını açıkladı.

Barack Obama’nın Demokrat Partinin resmen başkan adayı olduğu ise Haziran 2008′de kesinleşti. Seçim kampanyasında “değişim” sloganını kullanan Obama, başkanlık yarışında en çok bağış elde eden lider olarak da rekor kırdı.

ABD’nin Irak’a müdahalesi öncesinde savaşa karşı sesini yükselten, Irak savaşının başından beri bunu eleştiren Obama, İranlı liderlerle de koşulsuz görüşmeden yana olduğu yaklaşımıyla eleştirilmişti.

Göbek adının Hüseyin olduğu belirtilen Obama, adının sürekli “Alabama” ya da “Yo Mama” gibi yanlış söylendiği konusunda espriler yapıyor. CNN televizyonu da Obama ile El Kaide lideri Usame’nin (Bin Ladin) adlarını karıştırmış ve özür dilemişti.

Barack Obama, 1964 doğumlu ve kendisi gibi Harvard Hukuk Fakültesi mezunu olan Michelle Robinson ile evli. Çiftin, Malia (10) ve Sasha (7) adlı iki kız çocuğu bulunuyor.

 

 

 

MCCAIN DE TEBRİK ETTİ 

Kritik Ohio ve Virgina eyaletlerinde de ipi Obama göğüsledi. 1964 yılından beri Ohio’da seçimi kazanan aday, Beyaz Saray’ı da garantilemiş sayılıyor. Böylelikle Virginia’da 40 yıldır devam eden Cumhuriyetçi Parti üstünlüğü son bulmuş oldu.

Obama’yı destekleyen yüzlerce coçkulu kişi Chicago’daki Grant Park’ta kutlamalara başladı.

Cumhuriyetçi aday McCain’in kampanyasından yapılan açıklamada, McCain’in yenilgiyi kabul ettiği ve Obama’yı arayarak tebrik ettiği bildirildi.

 

OBAMA KİMDİR? 

ABD’de Demokrat Partinin başkan adaylığını kazanarak tarih yazan Barack Hussein Obama, Kenya asıllı Müslüman bir babayla

beyaz bir Amerikalı annenin oğlu olarak 4 Ağustos 1961 tarihinde dünyaya geldi. 

Çocukluğunu Hawaii adalarında geçirdikten sonra altı yaşında annesi ve Endonezyalı üvey babasıyla birlikte Endonezya’ya taşınan Obama, burada dört yıl kaldıktan sonra Hawaii’ye döndü. Columbia Üniversitesi ve Harvard Hukuk Fakültesini bitiren Obama, öğretim üyesi ve avukat olarak çalıştıktan sonra oturduğu İllinois eyaletinin yerel senatosunun üyeliğine seçilerek burada 1997-2004 arasında görev yaptı.

Bu sıralarda gözünü ülke çapında politikaya çeviren Obama, 2004 Kongre seçimlerinde İllinois eyaletinden ABD Senatosu üyeliğine seçildi.2005 başından bu yana senatör olarak görev yapan Obama, oylamalarda genellikle liberal yönde tutum belirledi ve Irak savaşına karşı çıkmasıyla dikkatleri çekti. Michelle Obama ile evli olan Obama’nın iki kızı bulunuyor. Obama’nın ABD başkan adaylığı serüveni de ilginç bir gelişim izledi.Adayla

rın yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığı geçen yıl boyunca Hillary Clinton’ın gölgesinde kalan Barack Obama’nın konumu, bu yıl ocak başlarında İowa eyaletinde yapılan ilk önseçimi kazanmasıyla birden ilerledi. Kampanyasının başarılı çalışması sayesinde ABD tarihinin önseçimlerde en fazla bağış toplayan ismi özelliğini kazanan Obama, daha sonraki haftalarda da önseçimlerde Clinton önünde daha başarılı oldu ve yarışı hep önde götürdü. 

Bu arada zorluklarla da karşılaşan Obama, ikinci adının “Hussein” olmasından dolayı muhafazakar çevrelerden soğuk bir tutum gördü. Mensubu bulunduğu kilisenin rahibinin ABD’yi hedef alan radikal yorumlarından da olumsuz etkilenen Obama, bütün bu dezavantajları aşarak sonuçta partinin başkan adaylığı için gereken delege sayısına ulaştı.

A’dan Z’ye ABD seçim rehberi

Amerikan halkı başkan seçmek üzere tarihinde 56′ncı kez sandık başına gidiyor. Demokrat Parti’nin adayı Barack Obama’nın mı, Cumhuriyetçi Partinin adayı John McCain’in mi başkan olacağı bu gece belli olacak. Yeni başkan 20 Ocak 2009 günü yemin edip ülkenin 44′ncü başkanı olarak göreve başlayacak.

Barack Obama ve John McCain’i kişisel özellikleri, iki parti arasında gidip gelebilme özellikleri sebebiyle “swing state” denen eyalet sayısını, yarım yüzyıldır olmadığı kadar artırmış durumda. Birçok siyasi analiste göre, ABD’nin ikinci dünya savaşı sonrasında şekillenen bugünkü seçim haritası, bugün tarihi nir değişime uğrayacak. Onyıllardır Cumhuriyetçilerin kazandığı bazı eylatler Demokratlarca kazanılacak. 1956 ylından beri ilk kez görevdeki başkan ya da başkan yardımcısı başkanlık seçiminde aday değil. Bush’un görev süresi doldu. Dick Cheney ise sağlık sorunlarını gerekçe göstererek aday olmadı. Amerikan tarihinde ilk kez iki senatör başkanlık için yarışıyor. Her ikisi de Amerikan senatosu üyesi olan McCain ve Obama’dan kim seçilirse seçilsin, tarihte Senato’dan Beyaz Saray’a taşınmayı başaran üçüncü senatör olacak. Ancak, tarihte başkan olmayı başaran diğer iki senatör, 1920′de başkan olmayı başaran Senatör Warren Harding de, 1960 yılında başkan olmayı başaran Senatör John F. Kennedy de, başkanlıklarının üçüncü yılında hayatlarını kaybetmişti. Tarihte ilk kez Amerikan ana karasında doğmayan iki aday yarışıyor ve yine ilk kez Amerikan ana karasında doğmamış bir başkan seçilecek. Obama Hawaii’de John McCain ise, bugün artık ABD toprağı olmayan Panama’da dünyaya geldi.

Başkanlık seçimi nasıl olacak?

Amerikan başkanı dünyadaki birçok seçimin aksine doğrudan halk oyu ile seçilmiyor. Teknik olarak sandık başına giden Amerikan halkı tek işi başkan seçmek olan bir meclisin delegelerini seçmiş oluyor. Bu meclise Amerikan literatüründe “electoral college (seçiciler kurulu)” deniyor. Ancak artık modern zamanlarda bu meclis tamamen sembolik hale gelmiş durumda. Oy pusulasında sadece partilerin başkan adayının adı yazılmakta ve bu meclisten hiç söz edilmemekte. Sadece sayısal olarak hangi adayın bu mecliste kaç oy kazandığına bakılmakta ve başkan buna göre belirlenmekte. ”Seçici kurul”da her eyalet, 538 üyeli Amerikan Kongresine gönderdiği toplam üye kadar, seçici delege oyuna sahip. Hiçbir eyalete bağı olmayan Amerikan başkenti District of Columbia(Washington DC) ise 3 seçici delege oyuna sahip.

Peki “seçiciler kurulu” ABD başkanını ne zaman seçiyor?

Seçiciler Kurulu (Electoral College), seçimi takip eden Aralık ayının ikinci pazartesi gününü takip eden ilk Çarşamba günü toplanarak oylama yapıyor. Bu yılki toplantı tarihi 15 Aralık 2008. Yani, ABD başkanı resmen 15 Aralık günü seçilmiş olacak. Bu Meclis’in 538 delegesi tek bir yere toplanmıyor, her eyaletin delegeleri kendi başkentlerinde toplanark oylarını ilan ediyor. Ancak, bu delegeler oylarıyla bağlı. Yani bugün (4 Kasım) hangi aday için seçilmişlerse, 15 Aralık günü o aday için oy kullanmak zorundalar. Dolayısıyla, 15 Aralık günü, bugünkünden farklı bir sürpriz sonuç çıkmayacağı için, bugünkü halkoyu sonuçları aslında başkanlığı da gayrıresmi olarak kimin kazandığını gösteriyor. Başkanı öğrenmek için 15 Aralık gününü beklemeye gerek kalmıyor.

Bir eyaletteki seçiçi oyları kimin kazandığı nasıl anlaşılıyor?

Eyaletlerin, başkanı seçen “seçici kurul”da Amerikan Kongresindeki üye sayısı kadar delege oyuna sahip olmaları, bazı büyük eyaletlerin oldukça fazla, küçük eyaletlerin ise daha az delege oyuna sahip olmasına sebep oluyor. Örneğin, California 55, Texas 34, New York 31, Florida 27 seçici delege oyuna sahipken, Wyoming, Alaska, Delaware, South Dakota gibi küçük eyaletler 3′er delege oyuna sahipler. Eyaletin seçici delege oyları bir bütün olarak, ‘kazanan hepsini alır’ prensibiyle, o eyalette en çok halk oyunu kazanan aday tarafından kazanılmış sayılıyor. 

Bugün Obama ve McCain 270 oy için mücadele ediyor. Bu 270 oy nedir?

Ülke genelinde toplam 538 “electoral vote(seçici delege oyu)” var demiştik. Amerikan Anayasasına göre bu mecliste salt çoğunluk(yarısının bir fazlası) oyu olan 270 seçici delege oyunu kazanan aday başkan seçilmiş kabul ediliyor. Son başkanlık seçiminde Demokrat aday John Kerry, toplam 19 eyalet ve başkent DC’yi kazanarak 251 delege oyuna ulaştı. George Bush ise 31 eyalette kazanarak 287 seçici delege oyu elde etti. Eğer üçüncü bir adayın da delege oylarını paylaşması suretiyle, adaylardan hiçbiri 270 delege oyunu kazanamazsa, Başkanı seçici kurul değil, Temsilciler Meclisi seçiyor. Böyle bir durumda başkan yardımcısı da Senato’da seçilir. Bu sistemden dolayı seçici delege oyu sayısı fazla eyaletlerde kazanan adaylar daha şanslı hale geliyorlar. Mesela, Texas(34 oy), Pennsylvania (21), Ohio(20), North Carolina(15), New York(31), New Jersey (15), Michigan(17), Illinois (21), Georgia(15), Florida (27) ve California(55) gibi 11 eyaleti kazanan aday, geri kalan 39 eyalette kaybetse bile Amerikan başkanı olabilir.

“Blue states (mavi eyaletler)”, “red states (kırmızı eyaletler)” nedir?

Amerikan siyasi geleneğinde Demokrat Partinin rengi mavidir. Cumhuriyetçi Partinin rengi ise kırmızıdır. Bütün Amerikan medyası, seçim haberlerinde Demokratların kazandığı eyaletleri haritada mavi renkle, Cumhuriyetçilerin kazandıkları eyaletleri ise kırmızı renkle boyar. Bu nedenle, uzun süredir Demokrat Partinin kazandığı eyaletler, Demokratların kalesi anlamında “blue states” ifadesiyle, Cumhuriyetçi Partinin kazandığı eyaletler ise “red states” ifadesiyle anılıyor. Bu iki parti arasında gidip gelen eyaletlere ise “swing states (salıncak eyaletler)” deniyor. Missouri, New Hampshire gibi eyaletler bunlardan.  

Bir Florida, Pennsylvania, Ohio kavgasıdır sürüp gidiyor. Bu eyaletleri diğerlerinden önemli yapan ne?

Bu üç eyalet de aslında “swing state” kategorisinde. Yani her seçimde iki partiden birine gidebiliyor. Ancak bu üç eyaleti diğer salıncak eyaletlerden önemli kılan bunların seçici kuruldaki delege sayılarının fazla olması. Bu üç eyalet çoğunlukla “key states (anahtar eyaletler)” olarak anılıyor. Nüfusları fazla bu üç büyük eyaletten Florida’nın, ‘seçici kurul’da 27, Pennsylvania’nın 21 ve Ohio eyaletinin ise 20 oyu var. Örneğin sadece Florida’yı kazanmak, Alaska, North Dakota, Delaware, South Dakota, Vermont, Wyoming, Montana ve New Hampshire eyaletlerinin tamamanını kazanmaktan daha çok seçici delege oyu kazandırıyor. 2000 başkanlık seçiminde Florida ve 2004 başkanlık seçiminde Ohio az farkla Bush trafından kazanılınca, Bush’a başkanlığa giden yolu açtılar.  

Bu seçimde Virginia, Colorado’yu çok duymamamızın sebebi ne?

Bu iki eyalet ve North Carolina ile Indiana genelde Cumhuriyetçi Partinin kazandığı kıırmızı eyaletler. Ancak, bu seçimde Barack Obama bu 4 eyalette sürpriz şekilde anketlerde önde gidiyor. Örneğin Virginia eyaletini kazanan son Demokrat Partili başkan 1964 seçiminde Lyndon Johnson’dı. Virginia, Amerikan iç savaşında köleliği savunan Güneyli Konfederasyon devletinin merkeziydi. Güneyin kalbinin, 44 yıl sonra ilk defa Demokrat Partili bir adaya hem de zenci bir adaya oy vermesinin tarihi, sembolik ve psikolojik etkisi oldukça büyük. Güneyli bir başkan olan Bill Clinton bile bu eyaleti kazanamamıştı. Kovboy kültürünün merkezi eyaletlerinden, Rocky dağlarının kalbi Colorado’da da Barack Obama’nın kazanma ihtimali seçimi sıradışı hale getiriyor.

Bugün başkanlık için sadece Obama ve McCain mi yarışıyor?

Hayır. Başkanlık seçiminde, seçilme şansları yok denecek kadar az olsa da, Libertarian Parti adına Bob Barr, Anayasa Partisi adına Chuck Baldwin, Yeşiller Partisi adına Cynthia McKinney ve bağımsız aday Ralph Nader de başkan seçilmek için birçok eyalette oy pusulasında yer alacaklar. ABD’de iki partili siyasi yapının oluşmasına yol açan en önemli faktör, uygulanan bu iki derreceli seçim sistemi. Üçüncü bir partinin ülke çapında 270 seçici delege oyu kazanmasının zorluğu, bu partilere olan rağbeti engelliyor.

Al Gore 2000 yılında Bush’tan fazla oy aldığı halde neden başkanlığı kaybetti?

Bunun sebebi de “electoral college (seçisi kurul)” sistemi. 2000 yılında Al Gore, ülke çapında toplam oyda George Bush’tan yarım milyon daha fazla oy aldı. Ancak Florida’da Bush’a 500 oy farkla yenildi. Bu 500 oy farkı da mahkeme kararıyla kabul edildi. Bush, Florida’yı kaznarak bu eyaletin, “seçici kurul”daki 27 delege oyunu kazanmış olunca, 270 delege oyu sınırını geçti ve ABD başkanı oldu. Bu durum electoral college sistemi ile ilgili şikayetleri artırdı. Yapılan analizler, bu seçim sistemi sebebi ile bir adayın seçmenlerin yüzde 21′inin oylarıyla başkan seçilebileceğini gösteriyor.  

 

Seçici Kurul’da hangi eyaletin kaç oyu var?

Alabama……………….. 9

Montana……………….. 3

Alaska …………………..3

Nebraska………………. 5

Arizona………………… 10

Nevada…………………. 5

Arkansas……………….. 6

New Hampshire……… 4

California………………. 55

New Jersey……………. 15

Colorado……………….. 9

New Mexico………….. 5

Connecticut…………… 7

New York……………… 31

Delaware……………….. 3

North Carolina…………. 15

Washington, D.C……… 3

North Dakota………….. 3

Florida…………………… 27

Ohio…………………….. 20

Georgia………………….. 15

Oklahoma………………… 7

Hawaii……………………. 4

Oregon ……………………7

Idaho…………………….. 4

Pennsylvania ……………21

Illinois …………………….21

Rhode Island…………… 4

Indiana …………………….11

South Carolina………….. 8

Iowa………………………. 7

South Dakota……………. 3

Kansas……………………. 6

Tennessee……………….. 11

Kentucky………………… 8

Texas……………………… 34

Louisiana…………………. 9

Utah……………………….. 5

Maine……………………… 4

Vermont………………….. 3

Maryland………………….. 10

Virginia……………………. 13

Massachusetts…………… 12

Washington……………… 11

Michigan………………….. 17

West Virginia…………….. 5

Minnesota…………………. 10

Wisconsin…………………. 10

Mississippi………………… 6

Wyoming………………….. 3

Missouri……………………. 11

Toplam……………………..538

 

McCain’in kazanmasına kesin gözüyle bakılan eyaletler

Texas, Louisiana, Missouri, Alabama, South Carolina, Oklahoma, Tennessee, Kentucky, Kansa, Nebraska, Wyoming, Idaho, Utah ve Alaska. Bu eyaletlerin toplam seçici delege oyu; 118

McCain’e meyilli eyaletler

Arkansas, West Virginia ve South Dakota. Bu eyaletlerin toplam seçici delege oyu; 14

Obama’nın kazanmasına kesin gözüyle bakılan eyaletler

California, Oregon, Washington, Hawaii, Iowa, Illinois, Wisconsin, Michigan, New York, New Jersey, Maryland, Delaware, Washington DC, Connecticut, Rhode Island, Massachusetts, Vermont, New Hampshire ve Maine. Bu eyaletlerin toplam seçici delege oyu; 228

Obama’ya meyilli eyaletler

Pennsylvania, Minnesota, Colorado, New Mexico, Nevada. Bu eyaletlerin toplam seçici delege oyu; 50

Başabaş eyaletler

Virginia, North Carolina, Georgia, Florida, Ohio, Indiana, Missouri, North Dakota, Montana ve Arizona. Bu eyaletlerin toplam seçici delege oyu; 128.

 

Haber 7-Cemal Demir

ABD’de yeni başkanın görev takvimi

ABD’de bugünkü seçimlerle belirlenecek başkan ve yardımcısının, göreve başlaması için geçilmesi gereken önemli aşamalar var. İşte o aşamalar:

Bu aşamalar ve tarihleri şöyle:

4 Kasım - Seçmenler bugün yapılan genel seçimlerde her eyaletin 2. seçmenlerini seçecek. Seçmenler teknik olarak başkan ve başkan yardımcısı adayları için değil, kendi eyaletlerinin, tercih ettikleri başkan adayına oy verecek 2. seçmenlerine, yani seçiciler kuruluna gidecek delegelere oy veriyorlar.

9 Aralık - Eyaletlerin oyların yeniden sayımı, tartışmalar ve anlaşmazlıklarla ilgili sorunları çözmesi için son gün.

15 Aralık - İkinci seçmenler başkan ve yardımcısını seçmek için kendi eyaletlerinde toplanır. Federal yasalara göre, ikinci seçmenler eyaletlerindeki seçimlerde ortaya çıkan halkın tercihine uymak zorunda değiller.

24 Aralık - 2. seçmenlerin oy sonuçlarının yasalarca belirlenen, Senato başkanı ve başka yetkililere teslim edilmesi için son gün. Ancak bu tarihe uymayan eyaletlere karşı herhangi bir yasal yaptırım yok.

6 Aralık - Kongre ikinci seçmenlerin oylarını saymak için toplanır. Başkan ve Başkan yardımcısı adaylarının seçimi kazanmak için oyların çoğunu, yani 270 oy almaları gerekir. Hiç bir aday bu çoğunluğu sağlayamazsa, Temsilciler Meclisi Başkan’ı, Senato ise Başkan Yardımcısı’nı seçer.

20 Ocak - Seçilen Başkan yemin ederek göreve başlar.

ABD’de seçimler neden salı günü?

 

Çünkü bugün ABD’de seçim var.

Bir tarafta ABD’nin ilk siyahî başkan adayı Barack Obama… Diğer tarafta Vietnam Savaşı gazisi John McCain.

Bir tarafta Demokratların temsil ettiği bilgisayarcılar… Diğer yanda Cumhuriyetçilerin temsil ettiği silahçılar-petrolcüler de diyebilirsiniz…

Bakalım kim kazanacak?

Değişimi temsil eden Obama mı, statükoyu temsil eden McCain mi?

* * *

Hemen hemen tüm ülkelerde seçimler Pazar günü yapılır…

Ülkenin siyasi geleneğinin bir sonucu olarak, ABD’de başkanlık seçimi ile birlikte federal hükümetin Kongre ve Senato seçimleri de dahil olmak üzere önemli seçimler, Kasım ayının ilk pazartesini takip eden salı günü yapılıyor.

Neden?

Çünkü ABD ilk kurulduğunda oy verme ve seçilme hakkı, sadece toprak ve mal sahibi olanlara tanınan bir imtiyazmış…

Hayat çiftçi seçmenlere göre şekillenmiş.

Cumhuriyetçilerin parti ambleminin fil, Demokratların ambleminin de eşek olması görünürde bir karikatüriste atfedilse de, muhtemelen bu nedenden kaynaklanmış.

1874 yılında…

Harper Weekly Dergisi’nin çizeri Thomas Nast, hayvanat bahçesiyle ilgili bir karikatür yayınlanmış…

Karikatürde üzerinde ‘Cumhuriyetçi oylar’ yazan bir fil hariç, diğer bütün hayvanları kovalayan aslan postu giymiş bir eşek varmış…

Karikatür Cumhuriyetçiler tarafından beğenilmiş ve fil o yıl parti amblemi olarak kabul edilmiş. Fil ağırbaşlı, zeki ve güçlü olmayı simgeliyor.

Demokratların eşek amblemini almasının da sebebi gene 1870 yılındaki Nast’in bir karikatürüymüş zaten…

Eşek de, alçak gönüllülüğü, sadeliği, cesareti, azmi ve sevgiyi simgeliyor.

Her iki partinin simgesinin ana renkleri aynı zamanda ABD’nin ulusal renkleri olan beyaz, kırmızı ve mavi…

* * *

Salının hikáyesine geri dönersek…

Amerikalılar arayıp, taramışlar…

Sonunda çoğunluğu çiftçi olan seçmenlerin Aralık ve Mart ayları arasında serbest olduklarını saptamışlar…

Yani kış döneminde…

Meclis’in de hala Aralık ayı başında açılıp Mart sonunda kapanması da bu nedendenmiş…

* * *

1792 yılında da…

Yani demokrasinin emeklemeye başladığı dönemde de…

ABD Meclis’i seçimlerin Kasım ayında yapılmasına karar vermişti.

Oy kullanma gününün Salı olmasına gelince…

Cumartesi günleri çiftçiler ürettikleri malları pazara getiriyorlardı…

Pazar günleri ise kilisede vakit geçirmekteydiler…

Seçimin 1 Kasım’da olmasına da imkán yoktu; çünkü 1 Kasım Katoliklerin ‘All Saints Day’ tatili, yani ‘ölüler günü’ idi… Herkesin mezarlıklara dolarak geride bıraktıklarını rahmetle yad ettikleri gün…

Geriye Kasım ayının ilk pazartesisini takip eden Salı günü kalıyordu…

Kasım ayının ilk Salısı böylece geleneksel olarak seçimlerin yapıldığı gün oldu…

* * *

Geçen hafta Çarşamba günü Zaman Gazetesi’nde Mehmet Demirci’nin ‘ABD’de seçimlerin neden salı günleri yapıldığını’ hikáye ettiği yazısında belirttiğine göre, ABD’de seçim günleri tatil değilmiş; fakat birçok eyalette oy vermek isteyen seçmen işyerinden izin alma hakkına sahipmiş…

Bildiğiniz gibi, ABD’de başkanı seçmenler değil, seçmenler tarafından belirlenen ‘seçici kurul’ seçiyor.

Amerikalılar ise…

Aslında ABD başkanını seçmekle görevlendirecekleri ‘seçici kurul’’ üyelerini belirliyor.

ABD başkanını seçecek seçici kurul üyelerinin kim olacağı da kendi partileri tarafından belirleniyor.

Amerikan seçim sistemine göre, her dört yılda bir toplanan ABD’nin dört bir yanından gelen 538 üyeli seçiciler kurulu, seçim yılındaki Aralık ayının ikinci Çarşambasını takip eden ilk Pazartesi günü, bulundukları eyaletlerdeki yerel kongre binalarına giderek, ABD başkanı ve başkan yardımcısını seçmek üzere oy kullanıyor.

Seçici kurul üyelerinden 270 veya daha fazla oy alan, ABD başkanlığını kazanıyor. 

* * * 

Bugün Salı…

Salı sallanır…

ABD’de seçim var…

Tüm dünya sonuçları merakla bekliyor.

Bakalım kim kazandı?

Bilgisayarcılar mı, petrol-silah tekelleri mi?

mehmetaltan@stargazete.com / Star

Dünya nefesini tuttu… Neden?

ABD seçimlerinden ilk resmi sonuç

ABD’de ilk resmi seçim sonucu her yıl olduğu gibi New Hampshire eyaletinin bir kasabasında açıklandı. Tarih boyu bu kasabada kazanan seçimi de kazandı…

ABD’de ilk resmi seçim sonucu 40 yıldır gelenek olduğu üzere New Hampshire eyaletinin bir kasabasında açıklandı. Gece yarısı, 4 Kasım’a girildikten birkaç dakika sonra yapılan sayımda, Barack Obama’ya 15 ve John McCain’e 6 oy çıktı.

BU KASABAYI KAZANAN SEÇİMİ DE KAZANIYOR

New Hampshire eyaletinin Kanada sınırına 30 mil uzaklıktaki ücra kasabasıDixville Notch, 1960 yılında beri her seçim günü gece yarısını takiben seçim gününün resmen başladığı dakikalarda oy kullanarak seçim sonucunu açıklıyor. Cumhuriyetçi eğilimli kasabanın yüzde 60 oranının üstünde Obama’ya oy vermesi, Obama’nın kampanyasında büyük sevince neden oldu. Birkaç istisna dışında bugüne kadar Dixville Notch kasabasında kazanan aday, seçimi de kazandı.

Cemal Demir‘ New York / Haber7

‘Sonuç Türkiye’nin tarihi bir başarısı’

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Türkiye’nin 2009-2010 dönemi BM Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliğine seçilmesiyle ilgili olarak ”Bugün Türkiye için, Türk hariciyesi için güzel bir gün, tarihi bir gün” diye konuştu.

Dışişleri Bakanı Babacan, Türkiye’nin Batı Avrupa bölgesinden BMGK seçimlerini 1. turda 151 oy alarak büyük farkla kazanmasının ardından BM binası önünde Türk gazetecilere açıklamada bulundu.

Babacan, 48 yıl aradan sonra Türkiye’nin yeniden BMGK üyeliğine seçildiğini belirterek, seçimlerde bugün 192 ülkenin oy kullandığını ve Türkiye’nin oy kullananların 151′nin oyunu aldığını ve bunun yaklaşık yüzde 80′e varan bir oran olduğunu söyledi.

Türkiye’nin BMGK’ya seçilmesinin, Türkiye’nin 5 yıldır sürdürdüğü yoğun çabanın sonucu olduğunu belirten Babacan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde ve Cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tüm görüşmelerinde Türkiye’nin BMGK üyeliğini sürekli gündeme getirdiğini, kendisi ve diğer bakan arkadaşlarının da muhataplarıyla görüşmelerinde bunu gündeme getirdiklerini anlattı.

Ali Babacan, başta Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Baki İlkin olmak ve Ankara’da Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ertuğrul Apakan olmak üzere tüm Dışişleri Bakanlığının son 5 yıldır Türkiye’nin BMGK adaylığına adeta ”kilitlendiğini” belirtti.

Babacan, Türkiye’nin 1 Ocak 2009′da BMGK’da görevine başlayacak olması dolayısıyla Dışişleri Bakanlığının görev yükünün artacağını da belirtti.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 2009-2010 dönemi geçici üyeliğine seçilen Türkiye’nin, “BMGK’ya kendi özgün bakış açısını, kendi bağımsız ancak gittikçe dünyanın takdirini kazanan dış politika perspektifini getireceğini” söyledi.

Türkiye’nin BMGK geçici üyeliğine seçilmesiyle ilgili olarak TRT’nin sorularını yanıtlayan Babacan, sonucun çok sevindirici olduğunu belirterek, Türkiye’nin yüzde 80′e yakın bir oranda destekle bu göreve seçildiğine dikkati çekti.

Babacan, “BMGK geçici üyeliğine seçilmelerinin Türkiye adına ve Türk diplomasi tarihinde önemli bir kazanım olduğunu, 48 yıldan sonra Türk hariciyesinin belki de tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri olduğunu” kaydetti.

Seçim sonucunun, Türkiye’nin son yıllarda dünyadaki görünürlüğünün, etkinliğinin ve algılanmasının olumluya doğru seyrettiğinin önemli göstergesi olduğunu ifade eden Babacan, 5 yıldır BMGK görevi için çalışmalarının devam ettiğini, gerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, gerekse Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, muhataplarıyla tüm görüşmelerinde bu konuyu gündeme getirdiklerini, Dışişleri Bakanlığı olarak kendilerinin de yoğun bir faaliyet gösterdiklerini anlattı.

-”EKİP RUHU VE YOĞUN ÇALIŞMANIN SONUCU”-

Emeği geçen herkese teşekkür eden Ali Babacan, “Bu, ancak hep beraber bir ekip ruhuyla ve yoğun çalışma sonucunda alınabilecek sonuç. Umarız ki, ülkemiz için hayırlı olur, ülkemize yeni ufuklar kazandırır. Umarız ki, Türkiye alnının akıyla bu önemli görevi başarıyla gerçekleştirir” dedi.

Babacan, “BMGK’da nasıl bir Türkiye göreceğiz?” sorusunu da şöyle yanıtladı:

“Türkiye BMGK’ye kendi özgün bakış açısını getirecektir. Kendi bağımsız, ancak gittikçe dünyanın takdirini kazanan dış politika perspektifini mutlaka getirecektir.

BMGK’nın önüne gelen sorunlara bakacak olursak; Afrika, Orta Doğu, Balkanlar gibi zaten Türkiye’nin üzerinde yoğun emek sarf ettiği, aşina olduğu konular. Özellikle Afrika ile alakalı çalışmalarımızı son yıllarda yoğunlaştırmış olmamız bize önemli avantajlar kazandıracak. Çünkü Afrika’yı daha iyi anlamaya başlayan bir ülke olarak oturacağız orada. (Afrika’da) 15 tane yeni büyükelçilik açma kararı almıştık, o süreç devam ediyor. Şu anda TİKA 37 Afrika ülkesinde etkin.

Bu süreç bize çok önemli özellikler kazandırdı. Türkiye BMGK seçimleri vesilesiyle şimdiye kadar çok irtibatta olmadığı sayısız ülkeyle temasa geçmiş oldu. Pek çok sayıda ülkeyle diplomatik ilişkilerimizi son 5 yıl içinde kurduk. Türkiye’nin dış politika ufku çok daha genişlemiş oldu. Kuşkusuz tüm bu temaslar, bağlantılar BMGK görevi süresince bize büyük kazanımlar sağlayacak”

-TÜRKİYE’NİN KÜRESEL SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNE KATKISI-

Babacan, Türkiye’nin de artık uluslararası toplum tarafından ne kadar olumlu algılandığının da bu seçimler sonunda ortaya çıktığını kaydetti.

Bölge sorunlarına ilişkin bir soru üzerine Babacan, Kafkaslarda bir süreç başlattıklarını, sadece İstikrar ve İşbirliği Platformu fikri değil, Ermenistan’a yönelik yaptıkları açılımlar ve başlattıkları diyalog süreci, Azerbaycan- Ermenistan sürecine Türkiye’nin katkı vermeye başlamasının Türkiye’nin çok önemli atılımları olduğuna değindi.

Türkiye’nin, Irak’a, Lübnan’a yaptığı katkılar, İran’ın nükleer programı konusunda iki tarafla yakın temas trafiği içinde olmaları gibi konulardan da bahseden Babacan, “Bir bakıma tüm bu çabalar bizim Türkiye olarak çok daha saygın, çok daha itibarlı ve çözüm üreten, diyalog ve diplomasiyi temel araçlar kabul edip sorunlara yaklaşan, sorunlara barışçıl yollarla çözüm bulunmasını amaçlayan ülke oluşumuzu daha da perçinleyecek” diye konuştu.

-KIBRIS-

Babacan, Kıbrıs konusunda da yeni bir sürecin başladığına dikkati çekerek, Türkiye olarak bu sürece ve KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a tam destek verdiklerini söyledi.

Babacan, “2004′de nasıl Türkiye ve KKTC sonuca ulaştıysa ve işi sonuna kadar götürdüyse bugün de Türkiye’de aynı hükümet işbaşında. KKTC’de Talat Başbakandı o gün, bugün Cumhurbaşkanı dolayısıyla bizim tarafta çözüme odaklanmış bir liderlik var. Ama öbür tarafta da çözüm istediğini söyleyen yeni bir lider var, o tabii sadece söylemle değil eylemle de ortaya konması lazım. Hep beraber göreceğiz ama umutlu olmak için sebepler var şu anda Kıbrıs konusunda” şeklinde konuştu.

BMGK’nın önüne kuşkusuz pek çok sorunun geleceğine işaret eden Babacan, şöyle devam etti:

“Kafkaslardan tutun Balkanlara kadar, Afrika ülkelerine kadar pek çok konu gelecek. Ancak biz önümüzdeki dönemde özellikle global ısınma, gıda krizi, enerji meselesi gibi giderek işin artık güvenlik boyutunu da tehdit etmeye başlayan önemli sorunların da BMGK’nın gündemine girmesini bekliyoruz. Bu konularda da hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Türkiye sadece bölgesel konularda değil, küresel konularda da katkılarda bulunacaktır. Kendi bakış açımızı, perspektifimizi mutlaka getireceğiz ve önümüzdeki yıllar gerçekten Türkiye’nin dış politika alanında çok geniş bir konu setiyle ilgilendiği bir dönem olacak. Bu Türkiye’ye önemli açılımlar, kazanımlar sağlayacak ancak dünyaya da önemli katkılar sağlayacak bir süreç olacak.”

-”TÜRKİYE, BMGK’YA BİRKAÇ DEFA BAŞKANLIK EDECEK”-

Babacan, bugüne kadar hem New York’ta hem Ankara’da ekiplerin yoğun çalışma sergilediklerine dikkati çekerek, bundan sonra New York’ta Güvenlik Konseyinde çalışacak kadrolarını güçlendirmelerinin gerekeceğini, bunun için de önlerinde yaklaşık 2,5 aylık süre olduğunu söyledi.

Ankara’dan bu işi takip edecek kadrolarını da güçlendirmeleri gerektiğini ifade eden Babacan, “Zaten çekirdek kadrolarımız var. Bunlara ekleyeceğimiz ilave arkadaşlarla bu işi götüreceğiz. Bizim dünyadaki tüm misyonlarımızla daha yakın çalışma içinde olmamız gerekecek. Pek çok ülkeyle olan diyalog ve temas trafiğimizi de sıklaştırmamız gerekecek. Türkiye’nin 2 yıl içinde (BMGK) oturum başkanlığı ve dönem başkanlığı yapacağı anlar olacak. Yani Güvenlik Konseyi’ne Türkiye birkaç defa başkanlık edecek. Bakanlar seviyesinde toplantılar olacak. Önümüzdeki 2 yıl Türkiye’nin buralarda çok bayrak göstereceği bir dönem olacak” ifadesini kullandı.

-”EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ BİR MALİ KRİZ”-

Babacan, küresel mali krize ilişkin bir soru üzerine de son mali krizi eşi benzeri görülmemiş diye niteleyerek, “modern ekonomi tarihinde böyle birşey yok. Çok büyük bir sarsıntı, çok büyük bir deprem” dedi.

Açık olan her ekonominin kuşkusuz bu krizden az ya da çok etkileneceğini ifade eden Babacan, ancak bu etkilenmeyi belli ölçülerde tutmak, işi bir krize götürmemenin şu anda tüm ülkelerin üzerinde çalıştığı bir konu olduğunu söyledi.

Babacan, bunun henüz boyutları ve ne kadar süreceğinin de kestirilememiş durumda olduğunu belirterek, şunları söyledi:

“Her gün yeni bir haber, yeni bir gelişme beklenmedik bir yeni olay, gerçekten piyasalarda büyük fırtınalara sebep oluyor. Bunun eğer dikkatli yürütülmezse güvenlikle ilgili boyutları olabilir, henüz o aşamada değil. Dikkatli yönetilirse sorun olmaz, ama dikkat edilmezse güvenliğe dokunacak boyutları da gündeme gelebilir. Çok dikkatli izlemek lazım. Öncelikle büyük ekonomiler ABD, Avrupa bunlar önemli tedbirler aldılar, almaya da devam edecekler. Bunun hemen arkasından gelişmekte olan ülkelerin bu işe bakışları, bu işle ilgili tedbirler almaları önemli. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerle daha yakın işbirliğiyle bu süreci sürdürmeleri önemli. Çünkü eğer iyi yönetilmezse pek çok ülkenin kaybedeceği ve milyonlarca kişinin günlük hayatının etkileneceği bir boyuta ulaşabilir. Hep beraber dikkatli yürütmek gerekir. Yoğun bir temas, yoğun bir diyalog içinde olmak önemli.

(Konu) BMGK’ya gelir mi gelmez mi? Hangi aşamada gelir? Şu anda konuşmak spekülasyon olur. Ama kuşkusuz tüm dünyayı ilgilendiren bir konu. Türkiye’yi de bugüne kadar yaptığı reformlarla, aldığı ve bundan sonra alacağı tedbirlerle oldukça ilgilendiren bir konu”

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, BMGK seçimlerini kazanan Türkiye’nin ”önemli bir denge faktörü olacağını” belirtti.

Bakan Babacan, Türkiye’nin, Batı Avrupa bölgesinden BMGK seçimlerini 1. turda 151 oy alarak büyük farkla kazanmasının ardından BM binasının önünde Türk gazetecilere açıklamalarda bulundu ve ardından soruları yanıtladı.

Babacan, Türkiye’nin BMGK seçimlerinde ilk turda bu kadar önemli sayıda oyu bekleyip beklemediğinin sorulması üzerine, Türkiye’ye destek veren ülkelerin sayısına bakıldığında 128 rakamını geçeceklerini tahmin ettiklerini söyledi. Babacan, bazen BMGK seçimlerinde oy kullanan BM daimi temsilcilerinin başkentlerinden kendisine gelen üst düzey talimattan farklı davranabildiklerine işaret ederek son bir hafta New York’ta temaslarda bulunmasının nedeninin de biraz da bu durum olduğunu belirtti. Babacan, Türkiye’ye diğer ülkelerin destek vereceklerine dair yazılı taahütlerine bakıldığında 128 rakamına ulaşmanın pek de fazla sorun gibi görünmediğini, ancak burada oy kullanacak kişilerle birebir temasa önem verdiği için New York’a geldiğini ve ülkelerin daimi temsilcileriyle son dakikaya kadar tek tek görüştüğünü vurguladı.

-BMGK ÜYELİĞİ VE İRAN’IN NÜKLEER MESELESİ-

Babacan, BMGK üyeliği çerçevesinde İran’ın nükleer meselesine bakışla ilgili bir soru üzerine, Türkiye’nin konuya bakışının son derece açık olduğunu, İran’ın Türkiye’nin komşusu ve dostu olduğunu belirtti. İran’la sınırların çizildiği 1639′da imzalanan Kasr-ı Şirin anlaşmasından bu yana Türkiye-İran ilişkilerinde bir sorun yaşanmadığına dikkati çeken Babacan, ”Öte yandan, biz bölgemizde nükleer silahlar istemiyoruz, bu çok açık” dedi.

Bu kapsamda Türkiye’nin İran’a 6 ülke tarafından sunulan paket ve görüşmeler kapsamında yoğun bir mekik diplomasisi sürdürdüğünü anlatan Babacan, Türkiye’nin bu yıl Mayıs ayından beri bu konuyla çok uğraştığını ve bundan sonra da yakından ilgilenmeye devam edeceklerini belirtti. ”Ama bu sorunun mutlaka diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğine inanıyoruz, başka bir metodun bölgemize daha büyük sıkıntılar getireceğini düşünüyoruz, bu bizim çok net bir pozisyonumuz” diye konuşan Babacan, söz konusu durumun Türkiye’nin BMGK’ya üye olmasıyla ilgili bir konu olmadığını belirtti.

BMGK’nın İran’la ilgili olarak geçmişte üç karar tasarısı aldığını ve dördüncüsünü de geçenlerde kabul ederek daha önceki üç kararını teyit ettiğini anlatan Babacan, şöyle konuştu:

”Biz, BMGK’ya üye olan bir ülke olarak alınmış olan bu kararları uyguluyoruz, ancak bu kararların alınmış olduğu ortamda biz bugüne kadar yoktuk, 1 Ocak’tan itibaren bu kararlar alınırken biz orada olacağız, masada olacağız ve kuşkusuz kendi bakış açımızı, kendi perspektifimizi açıkça, cesurca ortaya koyacağız.”

BMGK’nın veto hakkında sahip 5 daimi üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) ve 10  geçici üyesi olduğunu belirten Babacan, daimi üyelerin BMGK’da alınabilecek herhangi bir kararı durdurabileceklerini, ancak 10 üyenin böyle bir hakkının bulunmadığını söyledi. Babacan, bu kapsamda BMGK’nın yapısının da tartışıldığını ve BMGK’nın reform edilmesinin bir gündem maddesi olduğunu anımsatarak Türkiye’nin de bu konuda görüşlerinin bulunduğunu ve bu görüşleri her platformda ortaya koyduklarını belirtti. Babacan şöyle devam etti:

”Kuşkusuz biz kendi görüşlerimizi BMGK üyesi sıfatıyla karar mekanizmalarında ortaya koyacağız, hem İran’a yakın olan, hem de NATO’nun bir üyesi olan, hem Rusya ile çok iyi ilişkileri olan, hem ABD ile çok iyi ilişkileri olan bir ülke olarak kuşkusuz Türkiye önemli bir denge faktörü olacaktır.”

-KIBRIS RUM KESİMİ VE ERMENİSTAN-

Babacan, Türkiye’nin Kıbrıs Rum kesimi ve Ermenistan’ı resmi olarak tanımamasının,diplomatik ilişkisinin bulunmamasının BMGK’da bir sorun oluşturup oluşturmayacağının sorulması üzerine ise Kıbrıs konusunda sorunun çözümü için Türkiye’nin çok yoğun çabası bulunduğunu, 2004 yılında Türkiye’nin Annan Planı’na verdiği desteğin yarattığı tablonun ve şu anki Kıbrıs müzakerelerine desteğinin herkes tarafından görüldüğünü kaydetti.

Ermenistan konusunda ise bir sürecin başladığına işaret eden Babacan, bunların kimsenin dikkatinden kaçmadığını söyledi. Babacan, BMGK adaylığı sürecinde yaptığı görüşmelerde Türkiye’nin, Kıbrıs Rum kesiminin tanınmasına yönelik bir talebin ya da bir baskının adının bile geçmediğini belirtti. Babacan, Türkiye’nin politikasının çok net olduğunu vurguladı ve  ”Biz çözüm istiyoruz, ama tabii tek tarafın çözüm istemesiyle bu olmuyor, ilgili bütün tarafların da çözüme ulaşmak için arzulu, istekli olmaları gerekiyor” dedi.

-AB’DEN DESTEK-

Babacan bir soru üzerine, Türkiye’nin 1990′larda yine Batı Avrupa grubundan aday olduğunu söyledi ve bugünkü seçimlerde Avrupa ülkelerinden iyi destek aldıklarını anlattı. İzlanda’ya Nordik ülkelerinin destek verdiğini, AB ülkelerinin de bu yılın sonunda BMGK üyeliği sona erecek İtalya ve Belçika yerine AB ülkelerini istediklerini, küçük ülke dayanışmasının da bulunduğunu anımsatan Babacan, buna rağmen Türkiye’nin aradan sıyrılıp en yüksek oyu alarak seçilmesinin güzel bir sonuç olduğunu belirtti.

Babacan, ”İnşallah önümüzdeki 2 yıllık dönemi de başarıyla alnımızın akıyla geçireceğiz. Bu bir büyük sorumluluk” diye konuştu.

-TÜRKİYE’NİN BMGK DÖNEM BAŞKANLIĞI OLACAK-

Babacan kendisinin daha sık BM’ye gelip gelmeyeceğine yönelik bir soru üzerine ise 1 Ocak 2009′da görevine başlayacak Türkiye’nin birkaç kere dönem başkanlığının olacağını bildirdi. Bu toplantıların bazen bakanlık seviyesinde yapılacağını belirten Babacan, Türkiye’nin dönem başkanı olduğu zamanlarda kendisinin de Dışişleri Bakanı olarak New York’ta olacağını söyledi.

Babacan ”Türk Dışişleri Bakanının bundan böyle New York’ta biraz daha fazla olması gerekecek” dedi.

-TELEFON GÖRÜŞMELERİ-

Dışişleri Bakanı Babacan bir soru üzerine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile telefonla görüştüğünü, her ikisinin de tebriklerini ilettiklerini belirterek, kendisinin de her ikisine bugüne kadar BMGK seçimleri için gösterdikleri yoğun çabalardan ve emeklerinden dolayı Dışişleri Bakanlığı olarak takdir ve teşekkür dileklerini ilettiğini belirtti. Babacan, ”Kuşkusuz bu sonuç hem Cumhurbaşkanımızın hem de Başbakanımızın olağanüstü çabalarının da bir ürünü, Türkiye olarak bu güzel sonucu almanın sevinci içindeyiz” dedi.

-48 YIL SONRA ÜYELİK-

Babacan bir soru üzerine, Türkiye’nin en son 1 Ocak 1961′den itibaren 1 yıl boyunca Konsey’de görev aldığını ve Polonya ile görevi paylaştığını belirtti ve dolayısıyla Türkiye’nin 1 Ocak 1961 ile 1 Ocak 2009 tarihleri arasında tam 48 yıl olduğunu, Türkiye’nin bu göreve 48 yıl sonra yeniden geleceğini belirtti.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers