Cumhuriyetin en inançlı bayramı

Cumhuriyetin en inançlı bayramı

80 küsur yıl cumhuriyet rejimi topal aksak şekilde var oldu. Kuruluş ideolojisi, dindarlarla yani toplumun yüzde 90′ıyla sorunlu olduğundan ve ideoloji inançla yüzleşmeyi dışladığından cumhuriyeti kitleler pek benimseyemedi.

Kuruluş ideolojisini sorgusuz sualsiz benimseyenler, inansız bir yaşamda nelerin eksik olduğunu hissetmeyenler, çoğunluğa ideolojik baskı yaparak rejimi sürdürmeye çalıştılar.
Bu ideoloji, devletin kurumları tarafından da desteklendiğinden cumhuriyet rejimi görünürde sorunsuz gibi yaşadı.
Oysa, dipten dibe büyük sorunlar vardı; kendisini rejimden dışlanmış hissedenler ve inancı hayatlarının en önemli unsuru görenler son derce huzursuzdu.
Bu huzursuzluk birbiri ardına gelen cumhuriyetin bekçisi yönetimler tarafından da üstüne gaz boşaltılan ateş gibi alevlendiriliyordu. Bu bekçiler daima kendilerine hayali düşmanlar yaratıp bunlarla mücadele ederek hem rejimin hem de kendilerinin varlığını sürdürdüler.
Kimse farkında değildi ki, bu rejim suni teneffüsle ayakta durmaktaydı ve içten içe çürümekteydi. Kendilerine laik diyen rejim bekçileri, bu içten içe çürümenin farkında değillerdi. Onlar sanki hiçbir şey yokmuş gibi yaşamlarını sürdürüyorlardı. İktidar-sermaye-medya arasında bir ahlaksız ilişki kurulmuştu ve bir kısırdöngü sürdürülmeye çalışılıyordu.

AKP REJİMİ KURTARDI
AKP iktidara gelmeden birkaç yıl öncesinde cumhuriyet rejimi çökmek üzereydi. Arap Baharı’nda yaşananlar az daha Türkiye’de de yaşanacaktı. Bıçağın kemiğe dayandığını hisseden çoğunluk, kendisinin mahrum kılındığı yaşam stilini ve inanca göre yaşama özgürlüğünü artık istiyordu.
Bu insanlar temelde cumhuriyete ve kurucularına düşman değillerdi, sadece cumhuriyet rejimi içinde kendilerine hak ettikleri yerin verilmesini istiyorlardı.
Bıçağın kemiğe dayandığı o ortamda, kendilerine karşı haksızlık yapıldığını düşünen çoğunluk, rejime karşı başkaldırma aşamasına geliyordu.
AKP iktidara büyük umutlar vererek gelmeseydi, cumhuriyet rejimi tehlikeye düşecekti.
Kendilerini bekçi sananlar, AKP’nin rejim için tehlike olduğu karşı propagandasını yayarken asıl tehlikenin kendileri olduğunu unuttular. Asıl kendi zihniyetlerinin sürmesi halinde bu rejimin tamamen çökeceğini görmediler. Aslında hâlâ bunu görmekte zorlanıyorlar. İnanılmaz bir ideolojik körlük söz konusu anlayacağınız.

ERDOĞAN’IN VİZYONU
AKP’nin başarısının temelindeki en önemli nokta, Erdoğan’ın vizyonu sayesinde, kurucu ideoloji nedeniyle 80 küsur yıldır sistemden dışlanmış gibi yaşamak zorunda kalan insanları tekrar sistemin içine çekmek oldu; kitleleri AKP sisteme eklemledi.
Bugün biz tarihimizin en inançlı Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz. Artık rejim aksak, topal değil. Cumhuriyet rejiminin temelinde bir kara delik gibi durmakta olan inancın dışlanması olayı bitiridi. İnanç, cumhuriyet rejiminin esaslarına eklemlendi, sadece yeni cumhuriyetimizin gerçeklerine uygun esaslar tam düzenlenemedi.
Bu da bir süreç işidir ve Anayasa yazılması döneminde bu tartışmalar muhakkak yapılacaktır. Türkiye seküler, modern bir cumhuriyet mutlaka olacak, bugün bunun heyecanıyla Cumhuriyet Bayramı’mızı kutluyoruz. Cumhuriyet bugün 88 yaşında… 100 yaşına geldiğinde tamamen yenilenmiş ve modern dönemlerin ruhuna uygun olarak yeniden kurgulanmış bir cumhuriyete kavuşacağız inşallah.
Yeni cumhuriyetimiz zamanında global dünyada da Türkiye’nin dönemi ve liderliği yaşanacak. Türkiye bu döneme AKP ve yenilenen cumhuriyeti sayesinde hazır olacak.
Sizi bilmem ama benim gönlüm artık, Cumhuriyet Bayramı günlerinde Atatürk’ün resminin asıldığı her yerde yanına Recep Tayyip Erdoğan’ın da resminin asılmasını istiyor. Çünkü bu iki kişi arasında derin bir bağlantı olduğunu hissediyorum.

Serdar Turgut
http://www.haberturk.com/polemik/haber/683796-cumhuriyetin-en-inancli-bayrami

İdeal mi, iktidar mı?

Büyük dava ve ideallerin önüne, her zaman bir takım engeller çıkabilir.

Dava ve ideallerini her şeyin önünde tutan insanlar, her zaman bir takım sıkıntılarla karşılaşabilirler!

Bu geçmişte de böyle olmuştur, gelecekte de hep böyle olabilecektir.

Söylemesi tabii ki kolay! Ancak, şurası bir gerçektir ki, bir takım şeyler, olaylar, gelişmeler, insanın nefsine elbette ağır gelecektir. Önemli olan ise, bütün bunları metanetle karşılayıp, inançla, azimle, kararlılıkla yoluna devam edebilmektir.
Çıkılan uzunca yolun herhangi bir mesafesinde, karşılaşılan herhangi bir zorluk, kesinlikle yılgınlığa sebep olmamalıdır.
Zorluklar, hiçbir şekilde insanı, söylediklerinin ve hedeflerinin doğruluğu konusunda tereddüde düşürmemelidir. Dahası tek başına bile kalsa, yoluna devam etme kararlılığını gösterebilmededir, hüner!

Merhum Necip Fazıl Kısakürek’ in gençliğe hitabesinde ve de çok veciz bir şekilde ifade ettiği üzere, gelecek bundadır.
Hatırlayacaksınız; nasıl bir gençlik derken, ne diyordu üstat?

“Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘ben varım!’ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ fikrini besleyici bir dava ahlâkına kaynak bir gençlik…”

Tam da böyle değil mi? Kimileri kolaya, kimileri de zora talip olacaktır.

Kimileri için hedef ilke ve ideallerinin iktidar olmasıdır. Kimileri için önemli olan ise, şahıslarının iktidar olması ve iktidarda kalmasıdır.

Bakın sözümüz de hemen siyasete kayıverdi. Oradan devam edelim.

Kimileri yüce gaye ve idealler uğruna siyaset yapma inadından, inancından ve azminden vazgeçmeyecektir.
Kimileri için ise iktidar öncelikli amaç haline gelecek, geçmişte varsa bile, ilke ve idealler arka planda kalacaktır. Böyle olunca da, değiştirme iddiasıyla yola çıkanlar, kendileri değişmekte, değiştikleri ile kalmaktadırlar! Bundan başka bir neticeye varmak mümkün olmamaktadır. Hâlbuki tarihte kalıcı iz bırakacak olanlar, değişenler, dönüşenler değil, değiştirebilen ve dönüştürebilenlerdir.

Şartlar ne olursa olsun, iddiasını ve iradesini kaybetmeyenler, konjonktürün değil, iddia ve iradesinin takipçisi olanlar, kalıcı izler ve eserler bırakabilmişlerdir.

Bakın, kısa hayatında çok büyük eziyetler görmüş, zorluklarla karşılaşmış büyük dava adamı, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, çok uzun yıllar önce, bir yazısında, bu hususa, nasıl vurgu yapmıştır.

“Yarının Büyük Türkiye’si çürümüş, yıpranmış, yalama olmuş, iradesiz, iddiasız, iktidarsız iktidar düşkünlerinin elinde değil, genç sinelerin, aşınmamış vicdanların, harama uzanmamış ellerin, dik başların, kavi omuzların üzerinde yükselecektir. Ve böyle bir gün gelecektir!”

Bu tespitin, üzerinden geçen bunca yıla, yaşanan onca gelişmeye, şartlara, konjonktüre, güçlü ve de güçsüz iktidarlara, bugünün sözde istikrar çağrılarına ve masallarına rağmen, hala, geçerliliğini koruduğu kanaatindeyim. Ayrıca, siyaseti, bir makam, mevkii, statü, servet edinme kapısı olarak anlayanların ve eline geçen ilk fırsatta, geçmişte söylediklerini, yaptıklarını unutup, iktidar gücünün sihrine kapılanların bunu anlamalarının mümkün olmadığını da bilenlerdenim!
Verilen mücadelenin, her zaman, kısa bir süreç içerisinde, doğruluğunun, gerekliğinin anlaşılamadığının birçok örneklerini de biliyorum.

Birçok büyük dava adamının, fani dünyadaki hayat süreleri içerisinde, yeterince anlaşılamadığının da farkındayım! Ama kalıcı iz bırakanların kim olduğunu da biliyorum!

İnancım odur ki, dün böyle, bugün başka düşünenlerin, konuşanların, yapanların, icra edenlerin, iktidar eyleyenlerin, iktidarlara selam duranların gelecek nesillere bırakabilecekleri bir hoş sedaları olmayacaktır.

Öyle ya, kimler geldi kimler geçti, bu gök kubbenin altından değil mi?

Huzur ve sağlıcakla kalın!

karslan@dunyayayenisoz.com

 

İslamcı siyasetin sağcılıktan kurtulamayışı

Milli Görüşün sağ ve solculuktan farklılaşarak kendi tezini ortaya koyma çabası MSP döneminde sloganlara ve seçim afişlerine bile yansımıştı. “Ne sağcıyız, ne solcu; Hak yolcuyuz, Hak yolcu” sloganı o döneme şahitlik eden siyasetçi ve gençlik önderlerinin kulaklarında hala çınlıyor olmalı.
Erol Erdoğan`ın yazısı…

İslamcı siyaset, bazı konulardaki duruşu ve seçmen profili sebebiyle genelde sağ siyaset kategorisinde değerlendirilir.

Böyle olmasının başlangıç gerekçelerini çok partili hayata geçiş süreci ve iki kutuplu dünya dönemini inceleyerek detaylıca görebiliriz.

Hâlbuki İslamcı siyasetin ana gövdesini oluşturan Milli Görüş, başlangıç döneminde emek, adalet, özgürlük gibi konularda, kendini klasik sağ siyasetten ayırmaya çalışmıştır. 1970’de kurulan MNP’nin programında 5 madde işçi haklarına konusuna ayrılmış; parti programında sendikacılık, devlet – özel teşebbüs ilişkileri, sosyal hiyerarşinin azaltılarak eşitliğin ve adaletin sağlanması, imtiyazların ve kaynakların haksızca dağıtımının engellenmesine dair onlarca madde yer almıştı.

Milli Görüşün sağ ve solculuktan farklılaşarak kendi tezini ortaya koyma çabası MSP döneminde sloganlara ve seçim afişlerine bile yansımıştı. “Ne sağcıyız, ne solcu; Hak yolcuyuz, Hak yolcu” sloganı o döneme şahitlik eden siyasetçi ve gençlik önderlerinin kulaklarında hala çınlıyor olmalı.

Erbakan’ın, 1970’lerde AP Genel Başkanı Demirel ile CHP Genel Başkanı Ecevit’i eleştirirken, sağ ve solun birbirinin benzeri olduğunu ısrarla ifade etmesini de MSP’yi sağ ve soldan farklılaştırma çabalarından sayabiliriz. AP ve CHP’nin birbiriyle “düşmanca” tartıştığı günlerde kurulan MSP – CHP koalisyon hükümeti (26 Ocak – 17 Kasım 1974) de İslamcı siyasetin kendini farklı bir alana konumlandırmaya dönük özgüveni açısından tarihi başarı olarak kabul edilmelidir.

Böyle de olsa, sonuca baktığımızda “alın terinin kurumadan işçi hakkının verilmesi” gibi hususların çalışma hayatında pratiğe dönüştürülememesi, sendikalaşma konularında muhafazakârlığın ağır basması, özgürlük sorunlarına dönük cesur çıkışların inkıtaya uğraması, haksızca edinilen servete dönük eleştirilerin sermaye düşmanlığı algısına dönüştürülmesi gibi hususlar İslamcı siyaseti “sağ”a yakınlaşmaya zorladı. CHP’nin tek parti dönemindeki uygulamalar da, dine diyanete yakın her partiyi zihinlerde doğal olarak sağcı kılıyordu.

Dolayısıyla, klasik sağdan ciddi şekilde ayrılmış olmasına rağmen “İslamcı siyaset” üçüncü bir çıkış olarak özgün ve kalıcı biçimde kendini ortaya koyamadığı için “İslamcı sağ siyaset” gibi bir terkip çıktı ortaya. MNP ve MSP bu noktada özgünlüğe daha yakınken RP ve FP daha da sağa yanaştı. Konuyu Milli Görüş üzerinden konuşuyor olmakla birlikte cemaatler, ders halkaları ve dindar entelektüel açısından da durum aynıdır. Önceleri sadece bir cemaat tarafından ehven-i şer yöntemiyle tercih edilen sağcı duruşlar sonraki dönemde maslahatçı yaklaşımlarla dindar camianın genelinin tercihine dönüştü. AK Parti ise kendini “İslamcı sağ”dan da az uzaklaştırıp “Muhafazakâr Müslüman Demokrat” olarak tanımlamıştır ki, bu İslamcı siyasetin sağa yanaşma sürecinin zirvesidir.

Konuyu Has Parti bağlamında tartışmayı henüz erken saydığım için işin bu kısmına girmeyeceğim. Ancak, günümüze gelindiğinde İslamcı siyaseti; Özgürlükçü İslamcılar, Muhafazakâr İslamcılar, Radikal İslamcılar vb farklı tasniflerle incelememiz gerektiğini de söylemiş olalım.

İslamcı siyasetin sağ kategoriye dahil edilmesinde, sağ ve solu aşarak özgün üçüncü yolu inşa edememesinin yanında siyasi aktörlerinin ve bu partilere oy veren çoğunluğun da sağ kökenli olması da ektendir. Sağın yanı sıra sol tabandan en çok oy alma başarısını gösteren RP’nin bunu büyük ölçüde özgürlük ve gelir dağılımı adaletine dayandırdığı söylemleriyle başardığını siz de hatırlıyorsunuzdur.

İslamcı sağ siyaset (AKP dahil) bu dönem sağ–muhafazakâr çizgiye bolca uygun örnekler verdi. Gazze’de şehit edilen 1.500 kişi için hassasiyet en üst düzeyde gösterilirken yanıbaşımızda öldürülen 1 milyon Iraklı için Müslüman camianın tarikatıyla, cemaatiyle, partilisiyle sessiz kalması, Rus işgalinde Afganistan’a cihada gidenlerin ABD’nin Afganistan’ı işgali karşısında sadece yutkunması, başörtüsü yasağının artık sorun olarak algılanmaması, reform manifestolarının hızlıca basit revizyon taleplerine dönüştürülmesi, ahlaki yozlaşmaya dönük muhalefet geliştirilememesi, rüşvet başta olmak üzere sosyal ve iktisadi hayatı kemiren araçların içselleştirilmesi, yoksulluğun artmasını engellemek için sadece yardımın çözüm olarak ortaya konularak zenginliğin ve imtiyazların adil dağılımını sağlayacak yeni düzenlemelere itibar edilmemesi gibi onlarca örneği sayabiliriz.

Bir sonuç cümlesi ve birkaç soru ile bitirelim
. “İslamcı siyaset” kendini sağ ve soldan teori, kadro ve uygulama olarak farklılaştırmayı başarıp özgün siyasetini tam olarak ortaya koyabilseydi bugün ülkemizde ve bölgede her şey farklı olacaktı.

Sorular da şöyle olsun. İslamcı siyasetin bundan sonraki serüveni nasıl şekillenir? İslamcı siyaset ve solun birbirine yakınlaşmasıyla ortaya çıkacak siyasete insanlar nasıl bir yaklaşım gösterir? Medeniyet siyaseti bu tartışmaları neresindedir? Başka bir yol mümkün müdür?

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Guncel/02072011/Islamci-siyasetin-sagciliktan-kurtulamayisi.php

MHP, BOYKOTÇULAR VE ÇÖZÜM

 O yazıyı yayınladığımda, (Yeni Akit, 19 Haziran) gündemde meclis boykotu yoktu. 24. dönemde uzun uzun sivil anayasayı tartışacağımızı söylemiş ve diğer partilerle beraber MHP’nin tutumunun ne olması gerektiğini analiz etmiş ve şöyle demiştim: “MHP de sivil anayasaya destek verecektir. Hem böylece MHP, 2010 referandumundaki strateji hatasını telafi ederek yüzde 70’lik kitlenin sempatisini kazanacaktır. Kim bilir, belki bu sempati, gelecek seçimlerde sandığa yansıyacak ve MHP daha büyük bir oy oranına ulaşacaktır.”

MHP Türk siyaset tarihinde 2 defa, hassas dönemlerde önemli roller üstlenmiştir. İlki 17.11.1977 günü seçilen TBMM başkanlığında yaşanmıştır. O yıl Meclis, 37 turda başkanını seçememiş; bu engel, 38. turda (Bu TBMM tarihinde bir rekordur.) MHP’nin katkısı ile aşılarak ülke bunalımdan kurtulmuştur. İkincisi ise 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gerçekleşmiştir. Bu seçimde takındığı tavrın MHP’ye olan toplumsal sempatiyi arttırdığını hatırlayalım. Şâyet MHP bu olumlu tavrını takınmayı sürdürseydi, yüzde yetmişlik seçmen pastasından daha büyük bir pay alabilirdi. Sürdürmedi veya sürdüremedi…

MHP tarihî strateji hatasını 12 Eylül 2010 anayasa referandumunda yaptı ve bedelini 12 Haziran’da sandıkta ödedi.  Sonuç ortada: Herkes oylarını arttırırken MHP’nin oyları düştü.

Demek ki MHP,  yüzde yetmişlik seçmen kitlesinin iradesi hilâfına bir tavır takınmadığında sempati kazanıyor; aksi bir tavır geliştirdiğinde ise aleyhine oluyor.

MHP’nin 28 Haziran 2011 günü açılan TBMM’ye gelerek milletvekillerinin yemin etmesi, hassas dönemlerdeki çözümcülüğünün bir göstergesidir ve kamuoyunda büyük bir sempati uyandırmıştır. MHP, Engin Alan’ın durumunu bahane ederek krizin çözümüne katkıda bulunmayıp CHP ve bağımsızlar gibi davransaydı, çok şey kaybedecekti.

MHP boykota katılsaydı, “CHP’nin kuyruğuna takılmak” eleştirisinde haklı olunduğunu gösterirdi. Hele boykotçu bağımsızlarla aynı paralelde olması, partiyi izahı imkânsız bir duruma düşürürdü.

Milletvekillerinin yemin etmeleriyle MHP kazanmıştır.

MHP’nin tavrını alkışlıyorum. CHP ve BDP destekli bağımsızlar yargı konusu ile millî irade konusunu birbirine karıştırıyorlar. (Bu arada söyleyeyim; bağımsızlar ne yapar bilmem ama CHP gelecek günlerde süklüm-püklüm meclise gelecek ve milletvekilleri yemin edecektir.) MHP bu hataya düşmedi. İyi ki düşmedi ve sapla samanı karıştırmadı.

Bu arada boykotçulara da bir çift sözüm olacak.

CHP ve bağımsızlar, papaza kızıp oruç bozanlara benziyorlar.

“Yüksek yargı Ak Parti’yi kapatmaya çalışırken neredeydiniz? O hukuktu da bu hukuk değil mi?” popülizmine düşmeyeceğim. Yargının toplumun gerisinde olduğunu, bu olayla da gördük. Tamam… Yargı sorunlu… Ama abi, hırsızın hiç mi suçu yok? Veya Perşembenin gelişi Çarşambadan belli iken niye o yargısal sorunlu insanları aday yaptınız? Eli-ayağı düzgün (Lafın gelişi böyle diyorum.) birini hiç mi bulamadınız?…  Yoksa BDP 2015 seçimlerinde Apo’nun önün açılması için yoklama mı çekmektedir?

 

***

Boykotçular için çözüm ne olmalı?…

Konuya “Oh olsun!…” mantığıyla bakılmamalı; sorun odaklı bir çözüm yolu bulunmalıdır.

İsa Gök, ayağının tozuyla “Ak Parti kuzu kuzu çözecek” demiş. (Burhan Kuzu’yu mu kasdetti acaba? J) Ak Parti, tutar “Sorunu siz çıkardınız; çözümü niye bizden bekliyorsunuz? Çözümü getirin; düşünelim.” diyebilir.   Bence demelidir de…

Kimse yargıya “Şunları bırakın.” deme hakkına sahip olmadığına göre ne yapılmalıdır?

Sorunlu milletvekillerinin önünün açılması için, mevcut kanunlarla oynanırsa, Apo’ya da yol açılır Dink cinayetinden yargılananlara da… Kanun tekniği olarak uygunsa, Ak Parti, “12 Haziran 2011 seçimlerinde milletvekili seçilen şunun şunun şunun tutukluluk halleri sona ermiştir.” diye tek maddelik bir kanun çıkarılmalıdır. Bakalım o zaman CHP ne yapacak?…

Hatip Dicle için çözüm yok… Onun milletvekilliği düşürüldü ve hatta yerine bir milletvekili bile geldi… Yani Dicle için atı alan Üsküdar’ı da geçti; Bor’un pazarı da…

Haaa!… Şu da yapılabilir Hatip Dicle için… Anayasa’nın 75. maddesinde değişiklik yapar ve milletvekili sayısını 551’e çıkarırsınız ve yukarıdaki tek maddelik kanuna Dicle’nin adını da yazarsınız. Ama bana bu yol çok zor görünüyor.

Sorun odaklı çözüm olarak aklıma bunlar geliyor.

 

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

http://www.gazeteboyut.com/Yazar/Prof-Dr-Namik-Acikgoz/MHP-BOYKOTCULAR-VE-COZUM.php

Cemaatler ve siyaset

Bir akrabam var, “Cemaat”ten. Yıllardır belli aralıklarla görüşürüz. Birkaç yıl öncesine kadar bir araya geldiğimizde memleket meselelerinin üzerinden şöyle bir geçer, daha “uhrevi” konulara intikal ederdik.

 

Risalelerden, hizmetlerden, kavranması müşkil bazı kelami konulardan sanki daha çok bahsederdik. Sözler’den bir kaç satır okur, okunan ibare üzerinde hep birlikte bir miktar tefekkür eder, bazı nükte ve işaretleri kavramaya çalışırdık.

Son birkaç yıl boyunca bu aile toplantılarına siyasi meseleler gözle görünür biçimde ağırlıklarını koymaya başladı. Akrabam, Ergenekon davasını bir gazeteci titizliğiyle takip ediyor, Soner Yalçın’ın ya da Hanefi Avcı’nın yazdığı kitapları satır satır okuyor, tartışıyordu. Bir miktar abartırsam, bir ordu muhabiri derecesinde asker terfilerine bile vakıftı diyebilirim. Esnaftan olan bu cemaat mensubunun ülke gidişatına dönük giderek artan bu ilgisine defalarca şahit oldum ve anladım ki cemaatlere bir şeyler oluyor.

Cemaatler dememin sebebi var. Başka cemaatlerden de arkadaşlarım, akrabalarım var çünkü. Yaygın bir Nakşi cemaatin mensubu bir arkadaşım, gazete çıkarmak istediklerinden bahsettiğinde de bu değişimin tazyikini bir daha hissetmiştim. Bir gazetenin dayatacağı teamüller, mevziler ve dil bu cemaat içinde nasıl bir değişimi tetikleyecek, bunu kestirmek bile güç. Ama gazete demek siyasetin serimlendiği ve çözüldüğü bir yer nihayet.

İskenderpaşa çevresinin seçimler öncesinde MHP’ye destek vereceğini açıklaması, zaten daha önce bir “kaset skandalı” yoluyla siyasete olan ilgisini göstermiş ve nihayetinde Sağduyu Partisi girişimiyle bu ilgiyi perçinlemiş bir çevrenin ilgisi olmanın ötesinde bir şey.

Yetmişli yıllarda, cemaatler MSP ve AP ile temaslar kurmuşlardı. Milletvekillikleri, bakanlıklar, kurucu üyelikler vb bilinen hikâyeler cereyan etmişti.  Ama bu temaslar cemaatlerin siyaset karşısındaki endişelerini ve süi zanlarını beslemekten başka bir şeye hizmet etmedi. Neredeyse ittifakla kabul ettiler ki siyaset tekinsiz ve bünyeleri için muzır bir alandı. Onlar da eğitim, yayıncılık, STK’lar gibi başka alanlarda profesyonelleştiler.

Cemaatler yıllar yılı tribünleri tercih ettiler. Tribünde durmak merkez sağ partiler zamanında kerhen ve mevzii olarak kabul edilen bir pozisyondu. Siyasetin pis işleri bu partilere ihale edilmiş sayılır, bu rey ve inisiyatif devriyle elde edilecek bazı kazançlarla yetinmeye gönül indirilirdi. Bu ittifak sayesinde kurslar açılır, yurtlar inşa edilir, yayıncılık yapılırdı. Merkez sağ partiler sistemin omurgasını incitmeyecek nezakette bir siyaset yürütürler, beri yandan bu nezaketi oylarını ve desteklerini aldıkları cemaatlere karşı göstermezlerdi. Bu cemaatlerle ilgili merkez basında çıkan haberler, çirkef manşetler karşısında ikircikli bile davranmazlar, cemaatleri “satarlardı”. Bu da cemaatlerdeki siyasilere dönük hayal kırıklıklarını beslerdi.
Devran döndü. Cemaatlerin, tarikatların elli yıllık mücadelesi ve gayreti sonucunda “dindar insan kaynakları” bakımından gözle görülür bir yekûn ortaya çıktı. Bir mal varlığı, bir organizasyon kabiliyeti, bir entelektüel sermaye doğdu. Şimdi cemaatler işte bu kozlarla masaya oturuyorlar.

Ve şurası önemli: Cemaatler kendilerini siyasete ve partilere çok da borçlu hissetmiyorlar.
Çektikleri çileler, yaşadıkları hayal kırıklıkları, kurulan acemi ittifaklar onlara başka bir siyasi deneyim kazandırdı. Aktüel siyaset dışında ve ama siyasete etki edebilen bir siyaset bu. Bu yüzden de kendilerinden olan milletvekili sayısını, bakanlıkları filan çok da kafaya takmıyorlar artık.

Tribünden indiler ama kendi sahalarına. Çünkü maçları seyrederken bir yandan da kendi sahalarını inşa ediyorlarmış, bu şimdi daha iyi anlaşıldı.

Şimdi siyasete olan ilgilerinin artışı, artık yeni bir dönemin başlamasından ve onların da siyasete girecek olmalarından dolayı değil. Faaliyet alanları o kadar çeşitlendi ve yaygınlaştı ki, ülke siyasetindeki her türden kıpırdanma kendi faaliyetlerini ilgilendirir hale geldi. Bu bakımdan siyasetle daha çok ilgililer.

amurat@dunyayayenisoz.com

Savaşa girdi kalbim….

Fasılarla ama kesintisiz yürüttüğümüz bir mücadelenin adıdır bizim hayatımız.

 

Mücadele ve dayanışma içinde geldik bugünlere. Kimi zaman içimizden çıkanların alaylı bakışları, kimi zamanda dışımızdakilerin kahrını çektik.

Binlerce kez sınandık, sabırla karşılık verdik ve arkamıza bakmadık hiç. Öfkeyle konuşana, gönül kırana dönüp bakmadık bile, bu da geçer diyerek mukabele ettik.

Mayamızı yoğuran eller ve ruh bize yılmadan, yorulmadan yürümeyi ve teslim olmamayı öğretti.

Vahyin aydınlığındaki akılla düşündük. Akıllara durgunluk veren bir akılla.

O gün bahçe de gözyaşı dökerken de yine zoru tercih ettiğimizi biliyorduk. Ezilen, çiğnenen, horlanan bir kayıp nesil olduk belki de.

Yüreğimiz şerha şerha oldu bazen.

İnanmış gönüllereydi her dem sözümüz. Bulunduğu tarafın değerini bilmeyenlerle yol arkadaşlığı etmedik hiç. Onun için yol arkdaşlarımızı yolda bulduklarımıza değişmedik. Dün dost bildiklerimizi bugün düşman bellemedik. Kardeşliğimize halel getirmedik.

Her geceyi doğacak şafağın müjdecisi bildik.

Doğacak şafağın müjdecisi olabilmek için nöbeti vazife bildik.

Çağcıl olmadık, çağa meydan okuduk. Tarihin akışına direndik tarihin akışını biz değiştireceğiz dedik.

Şimdi kimse çıkıp bana “teslim ol” demeye kalkmasın.

Teslim olsaydım, önceki sınandıklarımda çoktan teslim olmuştum zaten.

Şimdi yaralarım nasır tuttu. Kanasa da farketmez.

Benim gibi düşünen kaç adam kaldık bilmiyorum. Ama yalnız değilim farkındayım.

Ben kendimden sorumluyum ve işte söylüyorum; Ben teslim olmayacağım!

İnadımdan değil, inandığımdandır bu tavrım.

Hatalarım ve doğrularımla birlikte yoldayım ben. Menzile doğru ilerlerken karşılaştığım sapak ve yol ayrımları beni varmak istediğim yerden hiç saptıramadı.Tabelalara kanacak olsaydım, ilk sapakta yoldan çıkardım zaten.

Yolun uzunluğunun ve menzilin uzaklığının farkında olanlardanım ben. Yolun inişli çıkışlı, kar-boran-fırtına ile dolu olduğunu bilenlerdenim.

Bazen yolda ayaklarım kanadı benim.

Bazen karanlıklar içinde kaldım ama yolumu kaybetmedim.

Bazen güneşe döndüm yüzümü, bazen aya bazen de yıldızlara…

Rüzgar savurdu, fırtına şiddetlendi bazen.

Yürüyemediğim zamanlar dinlendim sadece ve yeniden yürüdüm.

Şimdi dönüp yarıladığım yola bakıyorum önce.

Ve sonra kalan kısmına ve menzile bakıyorum. Birlikte yola çıktıklarımızdan kimler kalmış yanımda diye bakıyorum.

Bazıları “ben çok yoruldum devam edemeyebilirim” diyor.

Bazıları daha çok var ama olsun “birlikteyiz” diyor.

Şimdiye kadar savrulmayanlarla sürdüreceğiz yolculuğumuzu. Yorulanlar var aramızda biliyoruz. Onlara da kızmadan yola çıkacağız şimdi yeniden.

Onları şimdilik arkamızda bıraksakta eğer menzile varırsak, birlikte yürüdüğümüz yolun hürmetine onları da sırtlayıp menzile taşıyacağız.

Bugün fırtınanın en şedid olduğu gündür. Gökyüzünde şimşekler çakıyor, rüzgar şiddetini artırıyor birazdan kopacak hava. Yanımızda azığımız az ama inancımız ve dayanışmamız sürüyor kalanlarla.

Bir süre daha fırtınalı bir hava da yürüyeceğiz. Fırtınaya karşı birbirimize tutunacağız. Yavaş adımlar atacağız. Çünkü birarada yürüyerek ancak ilerleyişimizi sürdürebiliriz. Birlikte, çözülmeden, dağılmadan yavaş adımlarla ilerlemek en doğru olanı.

Henüz kaç kişi yola çıkabileceğiz bilmiyorum. Herkes hazırlığını yapıyor, kararlarını verecekler aramızda olup olmayacaklarına.

Ama kararını kesinleştirenleri biliyorum. Onlarla yürüyebiliriz bu yolu.

Etrafımızdakilerin seslerini duyuyorum; Yeter, durun artık, varamayacaksınız menzile, diye.

Onları duyorum ama dinlemeyeceğimi onlar da biliyorlar. Biraz daha ilerleyince seslerini duymayacak kadar uzaklaşmış olacağız zaten. Onlarla her karşılaşmamızda aynı şeyi söylüyorlar. Ben dinlemekten usandım ama onlar söylemekten usanmadı hala.

Anlamıyorlar, anlayamazlar çünkü inanmıyorlar menzile varacağımıza…

Zor değil mi?

Bize kolay olan olmadı zaten.

Yola yeniden çıkmaya karar verenler, yol arkadaşlarımız hazırlandı.

Şimdi fırtına çıkmadan önce Kutup Yıldızı’nın gökyüzünde görünmesinibekliyoruz. O, gökyüzü puslu da olsa kendini gösterdiğinde yönümüzü tayin edip yolculuğumuzu sürdüreceğiz.

Kutup Yıldızı bulutların ardından doğuş vaktini bekliyor.

Kim bilir belki hava döner, Ay bile yüzünü gösterebilir.

Şöyle Hilal şeklinde bir görünse ne büyük coşkuyla çıkarız yola değil mi yol arkadaşlarım?

Yola çıkarken bir yandan da dilime dolanan marşın sözlerini düşünüyorum;

savaşa girdi kalbim bin yara aldı beni
nerede bir acı varsa aradı buldu beni

seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
bir ebubekir kıldı bir ömer kıldı beni

kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
buyruk en ağır yükün altına aldı beni….(Osman Sarı / Kurşun Gazeli)

Haydi uğurlar ola herkese, hepimize….

CHP kulislerini kaynatan Sarıgül iddiası!

Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür bugünkü köşe yazısında ilginç bir iddia ortaya attı…CHP`de Mustafa Sarıgül`ün adı kulislerde dolaşmaya başladı. Bu iddiayı köşesine taşıyan Mahmut Övür basın neler yazdı…

İşte Övür`ün yazısının ilgili kısmı…

CHP`de kurultay hesaplarını bozacak ya da zora sokacak birkaç olasılıktan söz ediliyor.

Buna göre Kılıçdaroğlu`nun, kurultay öncesi sürpriz bir atak yaparak, tartışmaların odağında yer alan parti yöneticilerinden Gürsel Tekin, Süheyl Batum, Engin Altay, Hurşit Güneş ve Erdoğan Toprak gibi isimleri, Meclis`e kaydıracağı öngörülüyor.

İkinci atak ise çok daha sürpriz bir isimi kapsıyor; Mustafa Sarıgül`den söz ediyorum. CHP yönetimi bugüne kadar Sarıgül`e hep mesafeli yaklaştı. Sarıgül de bir umut İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olurum umuduyla sessiz kaldı. Gerçi çaresi yoktu, çünkü CHP`nin mesafeli yaklaşımının da Sarıgül`ün siyasi parti kurmaktan vazgeçişinin de arkasında ortak bir akıl vardı; seçim öngörüsü yanlış çıkan İstanbul sermayesi…

Şimdi kulislerde bu aklın yeniden devreye girdiği ve CHP yönetimine Sarıgül`ü önerdiği konuşuluyor. Eskiyi temsil eden Deniz Baykal ve Önder Sav ikilisine karşı Kemal Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin ve Mustafa Sarıgül üçlüsüyle çıkmak… Hesap açık, eski iki siyasi aktörün kuşatma harekâtı, “Yeni CHP troykası” diye adlandırılan üçlüyle bertaraf edilecek.

İşin ilginç tarafı Sarıgül`le Gürsel Tekin`in seçim sürecinde zaman zaman ve gizlice görüşmeleri de konuşulanlar arasında…

Bu hesap tutar mı veya nasıl hayata geçer bilinmez ama birilerini şaşırtacağı çok açık.

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/23062011/CHP-kulislerini-kaynatan-Sarigul-iddiasi.php

Peki, şimdi oyum ziyan mı oldu?

“HAS parti siyaseti hak üzerinden dile getirdi.Hedef ulu bir medeniyet çınarı olmayadır. On yıllık kavaklar gibi upuzun olmaya değil”
Peki şimdi oyum ziyan mı oldu?” Dünyaya Yeni Söz Gazetesi Yazarı Prof Dr.Hakan Poyraz yazdı.

Meydanlarda sert rüzgârlar esti ve geçti. Meydanların rüzgârına yelken açanlar, dillerini de keskinleştirdiler.

Meydanlarda sert rüzgârlar esti ve geçti. Meydanların rüzgârına yelken açanlar, dillerini de keskinleştirdiler. Oysa Balkonların dili daha yumuşak…

Meydanlarda keskinleşen siyaset dili, sonuçların açıklanmasıyla, balkonların korunaklı alanındaki sulh ve selamet diline bıraktı yerini.

Peki, bu dil, seçimlerimize de yansıdı mı? Bir ölçüde evet!

İki partili bir mecliste iktidar için seçmen, kutuplara, kamplara bölünmek istendi.  Bunun için “Oylar ziyan olmasın” düsturu, her zaman olduğu gibi, şimdiki zamanlarda da kullanıldı.

Sandığa gidip tercihte bulunanlar seçimini yaptı. “Ben o iki kişiden biri değilim” diyen başka bir seçmen gurubu daha var. İçlerinden birisi ısrarla, siyasetin seçim öncesi kullandığı keskin dile işaret ederek, “Böyle bir siyaseti onaylamadığım için sandığa gitmedim” diyor. Bu kişinin oyu şimdi ziyan mı oldu? O böyle düşünmüyor. Onun için ziyan, iki kişiden birisi olmak.

Galiba zarar-ziyan meselesi nereden baktığınızla alakalı…

Bu şantaj, seçimlerde sıklıkla kullanılır.

Adalet Partisi, yetmişli yıllarda CHP’ye karşı MSP ve MHP’li seçmenlerden oylarını bölmemelerini isterdi. O günlerde, oylar bölünmesin diye Ecevit’e karşı Demirel’in Adalet Partisi’ne oy verenler, bu günden baktıklarında oylarının ziyan olduğunu düşünmezler mi?

Hem niçin kendi politik inançları doğrultusunda oy kullananlar veya aynı gerekçe ile kullanmayanlar zarar-ziyan hesabı yapsın? Asıl ziyanda olanlar, oyum ziyan olmasın diye aslında inanmadıkları bir siyasi hareketi meclise taşıyanlarınki olmasın?

Bir dakika! Neyi tartışıyoruz? Politik tercihlerimiz ve bu tercihin sandığa yansımasına, “yarayışlılık” açısından mı bakacağız “hak ve adalet” noktasından mı?

“Yararlılık” kendi başına eylemimize değer katmaz!

“Yeryüzünde tek bir iyilik adacığı da kalsa, kötülük dünyaya bütünüyle egemen olamaz!” Eğer bizler iyilik adacığında yaşayan birkaç kişi kalsak bile, doğruluktan ve iyilikten yana oynadığımızda, kazanan doğruluk ve iyilik olacaktır.

Seçim sonuçlarını bu gözle okuyalım bir de.

Oyların yarısını almasına rağmen vekil sayısı düşen bir iktidar partisi var. CHP, hem oylarındaki hem de milletvekili sayısını yükseltti, lakin AKP’nin ancak yarısına geliverdi. MHP, yaşadığı iç çalkantılarını komploları atlatarak meclise girmeyi başardı. BDP bağımsız adayları ve örgütlü seçim stratejisi ile “öyle olmazsa böyle olur” diyerek barajı deldi geçti.

Sandığın ruhu böylece tecelli etti. Siyaset, hizmetten ibaret olamasa da, millet siyasete henüz güvenmediğini gösterdi ve hizmete öncelik verdi diye düşünüyorum.

Peki, HAS partinin durumu nedir?

Halkın Sesi’ne halkın muhabbeti aşikârdı ama halk,“Bu dönem bekle” mesajını da bu muhabbetle birlikte iletti. Hem de seçimlerden önce. Sonuçta yakaladığını düşündüğü dip dalgası, onu seçim sandığının dibinde bıraktı. Sandıktan bulduğu su, onu güçlü bir çınar yapacak can suyu olamadı ne yazık ki!

Buna rağmen inancım odur ki, HAS parti siyaseti hak üzerinden dile getirdi. Meydanların curcunasında  “hak, özgürlük, adalet, eşitlik” gibi değerler onun dilinde var oldu.

Bu siyaset dilinin varlığı,  iktidar olmaktan daha önemlidir. Bu değerler, HAS parti veya başka bir çatı altında, siyasetin doğrulama merkezi olarak var olmalı ve her dönemde siyasette böyle bir merkez olmalıdır. İster HAS parti adında siyasi bir parti olsun, isterse olmasın. Asıl olan bu fikirlerdir ve onun etrafında Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve arkadaşlarının yaptığı Türkiye sentezdir.

Hedef ulu bir medeniyet çınarı olmayadır. On yıllık kavaklar gibi upuzun olmaya değil!

http://www.gazeteboyut.com/Haber/Siyaset/17062011/Peki-simdi-oyum-ziyan-mi-oldu.php

Hahreddin Karaman Hoca Cemaat liderlerine veryansın etti

Cemaat liderlerine veryansın ettiHayrettin Karaman, seçimlerden önce MHP’ye oy verme çağrısı yapan İskenderpaşaCemaati’nin lideri Nureddin Coşan ve benzerleri için, adlarını anmadan “Mensuplarına siyasi emirler veren şeyhler irşada ehil olmayan, dünyalık peşinde koşan şahıslardır” ifadesini kullandı.

Karaman, Yeni Şafak’ta “Bundan sonraki seçimlerde lazım olur diye yazdım” sözleriyle noktaladığı yazısında, Nureddin Coşan ve müritlerine “siyasi emir” veren şeyhlere, adlarını anmadan göndermede bulundu.

Karaman’ın “Şeyhlerin siyasi emirleri” başlıklı yazısı şöyle:

Şeyhler siyasi emirler vermeli midir? Mesela seçimler yaklaşınca “filan partiye oy verin” demeleri uygun olur mu?

Tarikatlar fetva ve ictihad kurumları olmayıp, alimlerin ortaya koydukları şeriat kurallarına tavizsiz uyarak nefis terbiyesi, ilmi ve imanı kesinleştirme (ayne’l-yakin, hakka’l-yakin mertebelerine erdirme) eğitimi, gizli şirki de aşarak kulluğu yalnızca Allah’a tahsis (ihlas) devletine erme yolu… olarak başlamış ve meşrulaşmıştır. Bu büyük vazifeyi (irşad ve terbiyeyi) yapabilecek kemale ermiş bir şeyh asla “laik bir ülkede, şuna değil de buna oy verin” diye bir emir çıkarmaz. Çıkarması yakışık almaz.

Şeyhlerin isimlerini kullanarak şayia çıkaran edepsiz ve hırslı “sözde müritler”olabilir mi?

Olabilir, olmuştur. Bu sebeple şayialara aldanmamak, haberi tahkik etmek gerekir.

Şeyhler yanılabilir mi? Yanılabilirlerse onlara itaat etmemek caiz olur mu?

Bir kimse “Şeyhler yanılmazlar, günah işlemezler, hata etmezler,ağızlarından ne çıkarsa Allah’tandır, onlara itaat etmemek Allah’a ve Resulüne itaat etmemek demektir” dese ve böyle inansa şirke düşer,İslam’dan çıkmış sayılır.

Şeyhi bir yana bırakalım, Allah Resulü bile vahye değil de ictihadına, tecrübesine, beşeri bilgisine dayanarak bir söz söylediğinde hata edebilir. Bu sebeple ashâbı, gerektiğinde O’na “Bu sözünüz vahye mi dayanıyor, yoksa kendi reyiniz mi” diye sorarlardı ve “Bu benin reyim” derse onu uygun görmeyip kendilerine göre doğru olanı söylerlerdi, Peygamberimiz de bazen onların reyine uyardı.

Bir şeyhin sözü, emri, talimatı asla vahye dayanmaz. Ya -alim ise- ilme veya ilhama dayanır. İlim ve ilham da yanılabilir.

Din bahsinde hakem Kur’an’dır, Sünnet’tir, icmadır, hasılı şeriattır. Şeriata aykırı bir emir, hangi konuda ve kimden sadır olursa olsun reddedilir, ona itaat edilmez.

Dünya işlerinde hakem ise konu ile ilgili bilim ve uzmanlığın verileridir.

Belli bir partiye oy verme ile ilgili emir şeyhin reyine, şahsi meyil, menfaat ve kanaatine dayanabilir ve isabetli de hatalı da olabilir. Bu konuda ona itaat edilmediğinde müridin başına kötü bir hal gelmez, manevi eğitimi de bundan zarar görmez.

Bugün mensuplarına bağlayıcı siyasi emirler veren şeyhler, yazının başında açıkladığım irşada ehil olmayan, bu sebeple asıl vazifeyi bırakıp dünyalık peşinde koşan, maddi olanı manevi olana tercih eden şahıslardır.

Bundan sonraki seçimlerde lazım olur diye yazdım.

http://www.haber7.com/haber/20110617/Cemaat-liderlerine-veryansin-etti.php

Bize bir muhayyile lazım!

Bundan önceki üç yazıda, seçmenin AK Parti'den üç talebi olduğunu yazmıştım: Yeni bir anayasa, sosyal adalet talebi ve Kürt sorununun çözümü.

Başka sorunlar da var: a) Giderek daha belirgin hale gelmeye başlayan toplumsal çözülme, b) Ailenin derin sarsıntı geçirmesi, c) Ahlaki değer ve erdemlerden yoksun bir eğitim sisteminin işlemden geçirdiği bir nesli yarışmacı, rekabetçi, bencil, sosyal sorumluluğu zayıf ve bir ölçüde bohem hayat tarzına ve nihilizme açık hale getirmesi. d) Ergenekon davasıyla sembolleşen siyasi rejimin siyaset dışı güçlerin etkisinden, darbe veya müdahale tehlikelerinden salim kılınması. e) Köklü bir yargı reformu ve başka sorunlar.

Sorunların olması gayet tabii. Toplumsal hayat, sorunlar aşılarak tabii mecrasında akıp gider. Korkulması gereken, çözümsüzlüğe mahkûm olmaktır. Bir sorunu çözme yöntemini (usul) bilenler kaygı ve çatışmalara sürüklenmeden normal hayatlarına devam ederler. Bana göre iyi bir anayasanın temel özelliği, şu veya bu siyasi görüşün, etnik, mezhebi, sınıfsal grubun kendince 'mükemmel metin' yazıp toplumun onayına sunulması değil, toplumun var olan yelpazelerinin müzakereye katılarak ortak paydalar üzerinde anlaşması ve ortaya çıkacak sorunları nasıl çözeceklerine dair bir usulü belirlemesidir.

Bir siyasi partinin kendi dünya görüşünü, arzu ve iradesini başkalarına kabul ettirmeye çalışması veya demokratik rejimi kendi öngörülerine göre şekillendirmeye çalışması ayrışma ve çatışma sebebidir. Partiler bir kesimin yakın sözcüleri ve temsilcileri olabilir, ama toplumun bütününü kendi siyasi görüşleri içine hapsetme gibi totalitarist bir iddianın sahipleri olamazlar.

Türkiye'de siyasi partiler, Meşrutiyet ve Cumhuriyet'ten devraldığı miras sonucunda açık veya gizli böyle bir iddia ve yönelim içinde olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Bunu yeni dönemde AK Parti değiştirebilir, farklı bir siyaset çerçevesi ortaya koyabilir.

AK Parti, siyasetin merkezine doğru yönelirken yazık ki diğer sağ partiler gibi 'kalkınmacı' bir kimliğe bürünüyor. Başbakan'ın seçim beyannamesini açıkladığı 16 Nisan'dan bu yana gündeme gelen bilumum projeler kalkınmacı, fazlasıyla iri, maddi cesameti daha çok büyütücü, büyük ve en büyük özelliklere sahipler. Dahası 'çılgın' sıfatını almayı hak edecek kadar da şaşkınlık vericidirler. Refah, milli gelir artışı, üretim vb. sorunlar tabii ki önemli, ama çok daha derinde bu toplum bir arada yaşama iradesini kaybetmekle karşı karşıya. Adalet, aile ve ahlaki hayatı mümkün kılma çabası neredeyse birkaç kaygılı entelektüelin fantezisi gibi algılanır oldu. Oysa durum öyle değil.

Bu toplumun acil olarak ahlaki ve sosyal olarak takviye edilmeye ihtiyacı var. Bu, devletin veya hükümetlerin işi değildir; büyük ölçüde siyasete belli uzaklıkta durması gereken İslami-sivil cemaat veya başka sosyal-sivil oluşumların görevidir. Siyasi iktidar her şeyi temellük etme hatasına düşerse, her sene seçimler yenilense bile, sonuçta sistem totalitarizme kayar.

Yeni bir toplumsal sözleşme akdetme aşamasına gelmişken, yeni bir muhayyileye ihtiyacımız var, AK Parti yeni politikalarla bunun önünü açmalı. Bu muhayyile toplumsal yelpazede yer alan bütün grupların (dini, mezhebi, etnik, sınıfsal) arzu ve özlemlerini, talep ve sorunlarının çözümünü ihtiva etmeli. Bunun için de bu toplumun ortak aklını, ortak duygu ve yönelimlerini, ideal ve hayallerini yansıtmalı. Bizi heyecanlandıracak, birbirimize yakınlaştıracak, yeni sinerji katacak bir muhayyile.

Patlama ve çatışmaların sürdüğü Ortadoğu bizi izliyor. Ortadoğu'ya Batı'yı tekrar eden, cesamete ve adaletsizliğe dayalı kalkınmacı programlar, geç kalmış milliyetçilikler, artan yoksul nüfusu, duyarsızlaşan zengin zümreleri ve "daha büyük Türkiye" idealiyle yol gösteremeyiz, onları da kendimizle beraber batırırız. Kolektif hafızası, asli referans çerçevesi ve birikmiş enerjisiyle bu toplum, bölgeyi içine alacak genişlikte bir muhayyile çizebilir. İktidar sadece duyargalarını açsın, antenlerini doğru yöne çevirsin, toplumun önünü açsın, yeter.

a.bulac

11 Haziran 2011, Cumartesi

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1145414

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers