BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİK PROJESİ

Ağustos 26, 2009

I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ
1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK
2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK
3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK
4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON

II. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER
1. DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR
2. ŞEFFAFLIK
3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK

III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER
1. SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ
2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ
3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ
4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ
5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI

GİRİŞ

Öncelikle, “Türkün ve Kürdün, tüm insanların Rabbi, Doğu’nun ve Batı’nın hakimi olan yüce Allah’ın kulları” ve “kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar” olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız. Türkiye, 25 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin her türlü zorlamasına rağmen, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiştir. Dolayısıyla, birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkı barış masasına oturtuyormuş üslubu ile konuya yaklaşamayız. Esas amacımız yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi’nin, Kılıçaslan’ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırmak olmalıdır. Yıllardır devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımızı kaybettik, yüz milyarlarca dolarlık kaynağımız heba oldu. Bu nedenle, hangi gerekçeyle olursa olsun ve kim tarafından ortaya atılırsa atılsın; kamuoyunda son zamanlarda oluşan barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik havayı olumlu bulmaktayız. Barış ve esenliğin teminine ilişkin her adımı, her türlü girişimi ve dile getirilen her olumlu sözü destekleriz. Türkiye’de herkesimle rahatça konuşabilen ve diyalog kurabilen bir siyasi geleneğin temsilcisi olarak bu sorunun çözümünde de üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğimizi beyan ediyoruz. Ancak bu konunun genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla çözülebileceği kanaatindeyiz. Bu çerçevede yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye’nin akil insanlarının boynunun borcudur. Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet ediyoruz. Hiç kimse ortamı germesin ve konuyu sulandırmasın! Herkes, gerçekten sorunu çözmek için samimi gayret göstersin! Öte yandan, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görülmesin!

I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ

1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK; Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır, hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat Kardeşlik Bağı tek başına kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir. Barış, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet projesiyle mümkündür. Hepimiz aynı medeniyetin varisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız. İmparatorluk mirasına sahibiz ve bu mirası hep beraber taşıyoruz. Irkçılığın her türüne karşıyız. Çünkü bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır. Ne yazık ki, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürt Sorunu’nu kendi içinde, eşit kardeşliğe dayalı bir şekilde çözemedikleri için, darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları bölge dışındaki merkezlerden imdat bekler hale gelmiştir. Bugün temel sorunların çözümü için ABD’nin güvencesine, AB’nin değerlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Halbuki, ABD ‘uluslararası camia’ kamuflajı altında bölgeye gelmiş, 1,5 milyon Iraklının katledilmesine vesile olan işgali gerçekleştirmiştir. Bu tablodan Kürtlere özgürlük, bölgeye demokrasi geleceğine inanmak büyük bir saflıktır. Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluk, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamaz. Bu topluluklar birlik olmadan da bu coğrafyaya huzur gelmez. Onun için daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK; Bu sorun AB ya ABD’nin üslubu, kurumları ve yöntemleriyle çözülemez. Sorun ancak rızaya dayalı birlik ve gönüllü kardeşlik içinde çözebilir. Türkiye bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen küresel emperyal güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır. Bu anlamda Türkiye’nin görevi daha fazla bütünleşmeyi sağlamaktır. Herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların oluşturulması zorunludur. Bunun için bütünlükçü bir yaklaşım gereklidir; sadece Kürt sorunu değil, din sorunu, mezhep sorunu, vesayet/demokrasi sorunu ve fakirlik/adalet sorunu eş zamanlı olarak ele alınmalıdır. Böyle bir irade olsa bile bütün bunları Türkiye’nin tek başına yapması mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır. Çare kesinlikle bölge dışındaki merkezlerde aranmamalıdır. Bölgeyi etnik-dinî-mezhebî farklıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerden Kürt sorununu çözmek için yardım beklemek abesle iştigaldir. Esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temelinde emperyalizmin bölgedeki varlığı ve faaliyetleri yatmaktadır. Emperyalizmi bölgeden kovma amacı etrafında bir bütünleşme olmazsa ne Kürt sorunu ne de başka bir sorun çözülebilir. Irak bu anlamda acı ve açık bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK; Çözüm ancak bölgenin birliğinden geçmektedir. Çok uzak değil, bundan 60 yıl önce, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa ülkeleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Şimdi, AB projesi tek devlete doğru gitmektedir. Yüz yıldır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların tamamı emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerden kaynaklanmaktadır. Dün İngilizler ve Fransızların, etnik milliyetçilikler icat ederek yaptıklarını, bugün ABD “yeni milliyetçilikleri” kışkırtarak yapmaktadır. 20. Yüzyılın başına kadar paramparça durumdaki Avrupa, ulus devlet projesiyle entegrasyonunu sağlarken, aynı projeyi, emperyalist politikalarını gerçekleştirebilmek için doğuyu parçalamakta kullanmıştır. Bu topraklardaki etnik temelli bölünmenin arkasında apaçık bir şekilde emperyalizm vardır. Artık birinci ve ikinci dünya savaşının dayattığı model bölgede iflas etmiştir. Irak işgali bunun bariz kanıtıdır. Kendileri de 1915′te kurdukları projenin iflas ettiğinin farkında olduklarından tankları topları, uçakları, cinayetleri ve katliamlarıyla tekrar bu bölgededirler. Kürdüyle, Türküyle, Arabı ve İranlısıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını bir başka proje ile tekrar yaşayacak bir sona doğru sürüklenmek istenmektedir. Bölge halklarının birleşmek için birçok sebebi ve imkanı vardır. Emperyalizmi bölgeden kovmak, kaynaklarına ve onuruna sahip çıkmak, insanları için barışı tesis etmek, çocuklarına güzel bir gelecek kurmak… Bunu hiç bir bölge ülkesi tek başına yapamaz, bu, ancak bir birlik düşüncesi ile mümkündür. Kürt meselesi de nihai olarak ancak bu şekilde çözülebilir. Bütün bunların olabilmesi için bölge halkını birbirine yakınlaştıracak bir çimentoya ihtiyaç vardır. Bu çimento, uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikimidir. Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir. Emperyalizmin başta bölge olmak üzere bütün dünya üzerinde icra ede geldiği saldırgan, sömürücü ve yağmacı politikalarına karşı yeni bir bakış açısı ve bir önermeler dizisi üretilebilir. Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur. Bunun için her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…

4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON; Türkiye Hakkari’nin, Diyarbakır’ın, Ankara’nın, İzmir’in problemlerinin çözümünü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye’ye tarihi misyonunu hatırlatmaktadır. Türkiye’nin önünde bir imkan açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs’ün, Şam’ın, Kerkük’ün, Musul’un, Batum’un, Bakü’nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir. Bambaşka kavramları olan yeni bir medeniyete ihtiyaç vardır… Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet. Bu olmadıkça ne bölgenin sorunu ve ne de diğer sorunlar çözülebilir. Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu’da ve hatta dünyada barışı sağlayacak kriterleri şunlardır; Herkes dilediği gibi§ inanmalı ve inandığını dilediği gibi yaşayabilmelidir. Tam bir inanç, düşünce özgürlüğü… Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması yeterli değildir.§ İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur. Herkes inandığını başkalarına teklif edebilmeli ve inandığı şekilde örgütlenebilmelidir. Örgütlenme özgürlüğü, Herkes inancı, dilini, dinini, kültürünü§ öğrenebilmeli, öğretebilmeli veya istediği şekilde eğitimini alabilmelidir. Eğitim hakkı ve özgürlüğü, İnsanlar dilediği şekilde seyahat§ edebilmelidir. Tam manası ile serbest dolaşım hakkı, Herkes dilediği§ şekilde serbest ticaret yapabilmelidir. I

I. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER 1.DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR; Özgürlükler ve genişletilmiş demokrasinin tek muhatabı MİLLETİN tüm fertleridir. Sadece herhangi belli bir ırkı muhatap alan, özgürlüklerin genişletilmesi ve demokrasinin derinleştiril mesi projesi, daha fazla bölünmeye ve parçalanmaya yol açmaktan başka bir şey sağlamayacaktır. Kürt sorunu her şeyden önce, bir Türk sorunudur. Nasıl ki başörtüsü sorunu ile fakirliği, gayrimüslim vatandaşların sorunlarıyla eğitim sorunu, Alevilerin sorunları ile örgütlenme sorununu ayırmak mümkün değilse; Kürt Sorunu da bu ülkedeki her kesim, sınıf, ırk ve ferdin ortak sorunudur. Bu nedenle bu alanda atılacak adımların muhatabı herkestir.

2. ŞEFFAFLIK; Hükümet bu konudaki tavır ve söylemlerine dikkat etmeli, gerginleştirici üsluptan kaçınmalı, sükûnet ve işbirliği içinde süreci yürütmelidir. Bu süreç ne kadar saydam, katılımcı ve demokratik bir şekilde işletilirse sancı ve sorunlar da daha az hissedilecektir. Sorunun çözüm adresi sadece iktidar partisi değildir, bu bir devlet sorunudur ve çözümün sorumlusu da DEVLETTİR. Kimse sorumluluktan kaçma hakkına sahip değildir. Gizli ve kapaklı hiçbir şey kalmamalıdır. Kimse devlet sırrı gibi kavramlar arkasına saklanmamalıdır. Kim neyi, niçin ve nasıl yapacaksa açıkça bunu deklare etmelidir. Çekincesi ve itirazı olanlar da hiç çekinmeden düşüncelerini kamuoyuna ilan edebilmelidir. Kamuoyunda genel olarak olumlu karşılanan bu süreçte aşağıdaki hatalara düşülmemelidir; Çözümün dışarıdan dayatıldığı görüntüsü verilmemelidir; “ya çözeriz, ya da çözerler” yaklaşımı ile konuşulmamalıdır. İktidar ve muhalefet partileri arasında sorunu çözmeye§ hiçbir faydası olmayan sert tartışmalardan kaçınılmalıdır. CHP ve MHP’nin daha sürecin başlangıcında Ak Parti tarafından sert bir polemiğe itilmesi ve ne yazık ki her iki partinin de bu yanlışa yanlışla karşılık vermesi süreci zorlaştırmaktadır. Milletle hiçbir organik bağı olmayan, daha dün 1 Mart tezkeresinin geçmesini savunan, küresel odaklardan destek alan kesimlerin tezleri baskın hale getirilmemelidir. Net ve somut bir takvim ve eylem§ planı olmaksızın yüksek tansiyonlu bir siyasal tartışmanın başlatılması, kimin neye, niçin itiraz ettiğinin belli olmamasına neden olmaktadır. Özellikle, bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun sesini duyuracakları platformlar oluşturmak yerine siyasi ve iktisadi elitlerin oluşturduğu dar kadrolarla çözüm sürecinin yürütülmesi yanlıştır. Bu konuda itirazı olanların sürece dahil edilmesinin yöntemleri aranmalıdır. Başbakan ve hükümet üyeleri tavır ve eylemlerinde konunun hassasiyetine binaen sükûnet, istişare, açıklık ve sabırla hareket etmelidir.

3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK; Yukarıda bahsedilen sorun ve aksaklıkların giderilmesi için öncelikle; Türkler ve Kürtlerin asırlardır aynı medeniyetin varisleri olduğu anlayışıyla hareket edilmelidir. Milli birlik ve bütünlüğü sağlayan dini, manevi, kültürel ortak paydaların güçlendirilmesi amacıyla özel programlar devreye sokulmalıdır. Bu bağlamda din ve maneviyat eğitiminin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Siyasi Rant beklentisine ya da Siyasi Risk endişesine kapılmadan milletin derdine çare bulmak esas hedef olmalıdır. Devlet adına sadece ve sadece TBMM adres olmalı, sivil ve askeri bürokrasinin bu sürece katkısı TBMM üzerinden sağlanmalıdır. İktidar ve muhalefet bu olaya oy kaygısı ve birbirine çelme takma amacıyla yaklaşmamalıdır. Çözümün maliyetinin tek bir parti ve kişiye yüklenmemesi kadar, getirilerinin de kimsenin tekelinde olmaması lazımdır. Türk milletinin terörle yaralanmış ma’şeri vicdanı ve Kürtlerin masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve her iki tarafın makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır. Çözüm bir dayatma olarak değil Türkiye Cumhuriyeti ile§ vatandaşları arasında bir uzlaşma, barışma süreci olarak takdim edilmelidir.

 III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

1. SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ; Yapılması gereken ilk iş, sadece Kürtler, dindarlar, Aleviler veya gayrimüslimler için değil; tüm vatandaşlar için genel kabul görmüş normları içeren bir anayasal sistem oluşturmak ve mevcut aktörlerin tahakkümcü eğilimlerinin önüne geçmektir. Mesele, milletin yaptığı ve onayladığı bir anayasa ile başlayacak hukuki ve siyasi reform sürecini gerçekleştirmektir. Bunun için de öncelikle anayasa ideolojik yapısından arındırılmalıdır. Kürt sorunu tartışılıyorken demokratik, sivil, katılımcı ve saydam bir devlet inşasını gerektiren yeni bir anayasanın yapılması kaçınılmazdır. Kürt meselesi genel olarak, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine ait bir sorunudur. Ülkemizde özgür tartışma ortamının oluşturulması ve Kürt sorunu dahil yapısal/tarihsel sorunların esaslı bir şekilde çözülmesi için ayrıca; • Siyasi partiler yasası ve seçim kanunu dahil olmak üzere siyaset kurumuna ilişkin tüm yasal düzenlemelerin taban demokrasisi, geniş katılım ve temsile uygun olarak tüm toplumsal kesimlerin iradesini siyasete yansıtacak şekilde düzenlenmesi, • Vatandaşlık tanımının etnik tanımlamalardan arındırılarak tamamen hukuki bir zemine bağlanması gerekmektedir. Bu üç adım gerçekleştirildikten sonra siyasi ve hukuki reform sürecinin sağlıklı işlemesi ve sorunları tartışarak çözüme kavuşturma imkanı hasıl olacaktır. Tanzimat’tan beri her türlü sosyal ve siyasal sorunun çözümü sadece anayasa ve yasaların şeklî düzenlemelerinde aranmaktadır. Halbuki asıl belirleyici olan, anayasa ve yasaların gerisindeki devlet-siyaset felsefesidir. Halen Türkiye’de mevcut olan siyaset tarzı (yani devlet-siyaset felsefesinden doğan siyasal pratik şekli) ise devletin/siyasal iktidarın tahakküm ve birikim aygıtı olarak kullanılmasıdır. Siyasi iktidar üzerinden devleti ele geçirenler, kamu kudretini kendileri için bir birikim aygıtı, kendisinden olmayanlar içinse bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır. Bu çerçevede, hedeflediğimiz siyasi ve hukuki reform sürecinde “sebeb-i hükümet nedir” sorusuna doğru cevap verilmelidir. Sebeb-i hükümet bir demir yumruk gibi güçlü yönetim altında güçlü ve zengin bir devlet oluşturmak değil, özgürlük, adalet ve refah prensipleri içerisinde güçlü bireyler üzerinde yükselen Yeniden Büyük Türkiye’yi inşa etmektir. Anayasada açıkça görülmese bile, mevcut anayasanın dayandığı felsefi arka plan herkesi zorunlu olarak Müslüman, Türk, Sünni ve seküler olarak görmekte ya da böyle olmalarını beklemektedir. Türk, Müslüman, Sünni ve Seküler bir ulus oluşturma çabası; Kürtlerin, gayri Müslimlerin, Alevilerin ve dindar kitlelerin ötekileştirerek sistem dışına itilmelerine, kendilerini horlanmış ve dışlanmış hissetmelerine neden olmuştur. Bu yaklaşım halkın azınlıkta kalan bir kısmını özde vatandaş, büyük çoğunluğunu ise sözde vatandaş olarak kabul etmiştir. Oysa, her vatandaşın kendisini özde vatandaş olarak göreceği bir ortam oluşturulmalıdır. Bu, anayasa ve yasaları değiştirmekten daha zor ve daha zaman alıcı olmakla birlikte sorunu kökten çözmeye matuf tek yoldur. Anayasa herhangi bir etnik kimliğin ve ideolojinin hamisi ve taşeronu olamaz. Bu anayasa ile Kürt sorunu çözülemez. Anayasada sadece Kürt sorunu ile ilgili düzenlemeler yapmakla da bu sorun çözülemez. Türkiye, 20. yüzyılın küresel sisteminin dayattığı ve artık anakronikleşmiş ideolojik devlet formatını bir an önce aşmalı ve demokratik, adil bir siyasal sistemin inşasına başlamalıdır. Bu bağlamda; 1. Devletin tahakküm ve birikim aracı olmaktan çıkartılması; 2. Devletin herkesin kendini orada görebileceği, inançlarını ve fikirlerinin temsil edilebileceği bir yapıya dönüştürülmesi, 3. Siyasetin kimlikler yerine değerler üzerinden yeniden üretilmesi, 4. Halktan kaynaklanmayan ve millete dayanmayan hiçbir iktidar odağının olmaması, 5. Sivil- asker devletin Her kademesinde, millet adına denetim, saydamlık ve hesapverilebilirliğin kurumsallaştırılması, 6. Hepsinden önemlisi ve öncelikli olanı, bireysel düzeydeki merhametin toplumsal yansıması olan “Adalet”in başlı başına bir amaç olarak mutlak surette tesis edilmesi zorunludur.

2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ; Doğu ve Güney Doğu bölgelerimiz sanki özel bir gayretle yıllardır ihmal edilmiş, ekonomik olarak geri bırakılmıştır. Özellikle son on yıldır acımasız bir şekilde uygulanan neo-liberal politikalar bu bölgenin ekonomik sorunlarını derinleştirmiş, işsizlik, yoksulluk ve çaresizliği yapısal hale getirmiştir. Özelleştirme adı altında kamuya ait fabrikaların elden çıkarılması, yanlış ve dışa bağımlı tarım politikaları ile tarım ve hayvancılığın yok edilmesi, bütçe kısıtlamaları nedeni ile yeni yatırımlardan vazgeçilmesi bölge halkını açlık ve sefalete mahkum etmiştir. Hem siyasal hem de ekonomik açıdan yıllarca ihmal edilmiş olan bölgeye yönelik acil bir ekonomik telafi programı uygulanmalıdır. İnsanlar aş ve iş sahibi yapılmalıdır. Bölge halkının iyi bildiği ve bölge şartlarının fevkalade müsait olduğu tarım ve hayvancılık alanında özel destekler sağlanmalıdır. Bu bağlamda organik tarım ve hayvancılık teşvik edilmelidir. Ayrıca, bölgede istihdamı artırmak için örneğin KİT benzeri sistemlerin devreye sokulması, hazine arazilerinin topraksız köylüye verilmesi gibi önlemler de tartışılabilmelidir. Ayrıca sorunu çözerken yeni sorunlara kaynaklık edilmemeli, örneğin koruculuk sistemi kaldırılırken bu insanlara hayatlarını insanca idame ettirebilecekleri iş sağlanmalıdır. Adil ve doğal bir ekonomik sistemin işletilmesiyle bölgenin sorunları azalacaktır. Bölgeye dönük hükümet politikaları, kamu kaynakları ile bir sermaye sınıfı oluşturmak yerine eğitim, sağlık ve alt yapı gibi temel kamusal hizmetlerin kalite ve düzeyinin artırılmasını sağlamak olmalıdır. Yani devlet, ekonomik kalkınma adı altında bölgede birikim aygıtına dönüşmemelidir. Eşit yurttaşlık aynı zamanda fırsatlarda da eşitlik gerektirir. Türkiye’de birçok eşitsizlik var ama en temel eşitsizlik gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Ne yazık ki, ülkemizde gelir dağılımındaki eşitsizlik son yıllarda ekonomimizin en önemli yapısal sorunlarından biri haline gelmiştir. Bununla birlikte, Doğu ve G.Doğu Anadolu bölgelerimizin milli gelirden aldığı pay da hızla azalmaktadır. Demokrasi ve hukuk devleti sosyal devletle tamamlanmadan bu ülke insanına rahat yoktur. Türkiye’de yaşayan herkesin refahtan yararlanabilmesini sağlamak devletin en temel görevlerinden biridir. Yurttaş için ise, bu en temel haktır. Bunu bütün yurttaşları için sağlamayan bir devlet hiçbir sorununu çözemez. Bölgedeki kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi için istihdamı teşvik edici bir Kamu Personel Rejimi ihdas edilmeli ve bölge sürgün bölgesi olmaktan çıkarılmalıdır.

3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ; Kamu vicdanında adaletin tezahür edeceğine dair inancın yerleşmesi, kin ve nefretin karşılıklı olarak ortadan kalkmasına örnek teşkil etmesi bağlamında öncelikle aşağıda sayılan adımların atılması gereklidir. Başbakan, terör sonucu evlatlarını kaybeden şehit ailelerinden, derin devletin yaptığı cinayetlerden, faili meçhullerden ve işkencelerden zarar gören tüm vatandaşlarımızdan özür dilemelidir. Eylem planı, Bakanlar Kurulu ve§ MGK’nun Diyarbakır’da yapacağı bir toplantıda açıklanmalıdır. Anadil bir haktır ve her türlü tartışmanın dışına çıkartılmalıdır. Kamu personelinin bölge vatandaşlarına yönelik davranış farkı önlenmelidir. Sayıları bini aşan 18 yaş altındaki çocuk TCK ve TMK çerçevesinde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla, 10 yılı aşkın hapis cezası talebi ile yargılanmaktadır. Okullarda olması gereken çocuklar cezaevlerindedir. Bu davranış sadece terör örgütüne eleman yetiştirmeye yarar. Bu çocuklar bir an önce anne babalarına, evlerine ve okullarına kavuşmaları için ilgili kanun maddeleri derhal değiştirilmelidir. Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerle ilgili bir TBMM Araştırma ve Soruşturma Komisyonu kurulmalıdır. Köylülere dışkı yedirerek Türkiye’yi§ AİHM’de tazminata mahkûm eden ve bu cezayı da Hazine maliyesinden ödettirip halka yükleyen kişi veya kişiler hakkında yargı süreci başlatılmalıdır. Ergenekon’un Fırat’ın doğusundaki eylemleri de yürütülmekte olan adli soruşturmaya dahil edilmelidir. Bu konuda, Başbakanlık Teftiş Kurulu görevlendirilerek derinlikli bir araştırma-soruşturma süreci başlatılmalıdır. Başta ilköğretimde her sabah okunan “Andımız” olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarında etnik ayrımcılık çağrıştıran ifadeler elimine edilmelidir.

4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ; Daha önce de ifade edildiği üzere, Terörün Sona Erdirilmesi dışındaki tüm demokratikleşme ve özgürlüklerin genişletilmesi sürecinin tek muhatabı vardır; o da millettir. Terör sorunu, çoğu zaman da diğer sorunları çözmemenin bahanesi yapılmıştır. Terör, asgari insanî ve demokratik talepleri geri çevirmenin gerekçesi, muhalefeti sindirmenin aracı haline gelmiştir. Türkiye’de yirmibeş yıldır terör sürerken, ülkede sömürü alabildiğine devam etmiş, insanlar yoksullaşmış, kamu varlıkları yağmalanmıştır. Türkiye’de 1980′lerde başlayan neoliberal yağma düzeninin bu denli kolay yerleşmesinde devam eden şiddet sarmalının çok önemli katkısı olmuştur. Herkesin canını yakan, binlerce kurban verilmesine sebep olan bir “terör” olgusu vardır. Artık, milletimiz bu kirli oyunun sona erdirilmesini istemektedir. Kanın kanla yıkanmayacağı gerçeğinden hareketle beyaz bir sayfa açmak her zamankinden önemli hale gelmiştir. Bu süreçte dağdakiler, “planlayanlar” ve “kullanılanlar” olarak ikiye ayrılarak ele alınmalıdır. Yönetici kadrosunda olmayan, kullanılan tüm örgüt elemanları “Bağışlama” kapsamına alınarak, normal hayata dönmeleri için yeni bir fırsat verilmelidir. Bağışlama kapsamına alınan örgüt üyeleri belirli bir süre psikolojik rehabilitasyona ve siyasi yasağa tabi tutulmalıdır. Kamuoyu vicdanını rencide edici durumlardan sakınmak gerekir. Bağışlama sürecinin konuşulabilmesi için öncelikle terör örgütü koşulsuz olarak silah bıraktığını ilan etmelidir. Öcalan’ın sürece dahli kamuoyunu tahrik edecektir. Öcalan ile görüşme ya da pazarlıktan kaçınılmalıdır. Çünkü bu mesele, milletin, Türk ve Kürtlerin sorunudur, Öcalan’ın veya terör örgütünün değil. Çözüm sürecinde, her türlü güvenlik önlemleri en üst seviyede alınarak, her türlü provokasyonun önüne geçmek için rutin operasyonlar durdurulmalıdır. Bu süreçte, terör örgütünün veya onunla ilintili güç odaklarının yapacağı tüm provokasyonlara karşı sağduyulu davranılmalıdır. Çünkü, bu süreçte en fazla ihtiyaç duyulan şey adalet ve merhamet esaslı KERİM DEVLET anlayışının tebarüz etmesidir. Yine bu bağlamda gerekli tüm güvenlik önlemleri alınarak, sınır kapıları bölge halklarının vizesiz geçişine açılmalıdır. Terör örgütü bütün önlemlere rağmen en ağır silahlarla ülkeye girip çıkarken, akraba, kardeş, dindaş bölge halklarının sınır duvarlarına takılması, tel örgü ve mayınlarla birbirinden ayrılması kabul edilemez bir çelişkidir.

5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI; 1990′lı yıllarda güvenlik gerekçesiyle zorunlu göçe tabii tutulan, köyleri ve mezraları yakılan ve halen büyük şehirlerin varoşlarında sefalete mahkûm edilen vatandaşlarımızdan isteyenlerin bir an önce topraklarına geri dönmeleri için gerekli yasal, iktisadi ve güvenlik tedbirleri uygulamaya konulmalıdır. Örneğin, dünyanın en büyük sivil açık cezaevi görünümüne dönüşen Diyarbakır’ın Suriçi bugün kaldırabileceğinin en az beş katı büyüklüğünde bir nüfusa sahiptir. Örgüt baskısı, devlet baskısı ve korucu korkusu binlerce köyün boşaltılmasına yol açmıştır. Mecburi iskan artık yerini memleketinde, toprağında iskana bırakmalıdır.

Prof.Dr. Numan KURTULMUŞ SAADET PARTİSİ GENEL BAŞKANI GENEL MERKEZ BASIN AÇIKLAMASI


Kabineye Saadet rötuşu

Mayıs 6, 2009
AKP’NİN teorisyenleri başarılı projelere imza atıyorlar. Sayın Başbakan, ‘Ben derim, olur’ mantığı ile yola devam ederken, Saadet Partisi’nin Genel Başkanlığı’na Numan Kurtulmuş seçilince büyük bir duvara tosladığını seçimlerin hemen sonrasında anladı. 29 Mart seçimleri öncesini hatırlayacak olursak Başbakan, Davos’ta başlattığı çatışma ve gerilimden prim yapma sürecini seçim gezilerinde devam ettirmişti.

Gerilim stratejisinin kendisine ve partisine ne getireceğini hesaplamıştı, bunda da başarılı oldu. Türk milletinin gazının nasıl alınacağını gayet iyi bilen Sayın Başbakan, seçimler arifesi içte ve dışta çatışma zemini ortamı sağlayarak bu havayı oya tahvil etmesini bildi. Uluslararası diplomaside sürekli mağlup olmasına rağmen kamuoyuna yönelik açıklamalar yaparak günü kurtarmasını bildi. Toplum ise yenilgiyi ve bürokratik mağlubiyeti unutarak Sayın Başbakan’ın konuşmasını baz aldı ve ona göre oyunu kullandı.

Kurtulmuş ve Erbakan
SEÇİMLER öncesi nerede ise elindeki mikrofona bile müdahale eden Başbakan, tüm rakiplerine karşı konuşma yaparken Saadet Partisi’ni görmezden geldi. Halbuki Numan Kurtulmuş, Başbakan’ı bizzat cevap vermek zorunda olduğu sorularla baş başa bırakmıştı. AKP’nin teorisyenleri Başbakan’a asla Saadet Partisi’ni muhatap alma ve cevap verme demiş olacaklar ki seçim süresince Saadet’i hiç ağzına almadı. Sorulan soruları geçiştirdi. Her şeyi çok bilen medya ise AKP ile CHP’yi tahtteravalliye oturtunca, bugünkü tablo ortaya çıktı. Manşetinde bir köşeye AKP’yi, diğer köşeye Sadet Partisi’ni koysa idiler bugün AKP’nin oy oranı kimsenin beklemediği derece aşağıda olacaktı. Başbakan Erdoğan, Saadet Partisi Lideri Numan Kurtulmuş’u görmezden gelerek en doğrusunu yaptı. Saadet, sandıktan sağ kesime verilen oy oranlarından beklediğini almıştı.

AKP’nin mütevazi ve arkada kalmış olan damarı Saadet’e kaymaya başlamıştı. Saadet’in asıl seçmeni Numan Kurtulmuş’tan evvel sözde muhalefet yapıp özde AKP’ye oy atıyorlardı. Şimdi Kurtulmuş’un dinamizmi dürüst kişiliği aynı tabanı kucaklayan AKP’nin altını boşaltmaya başladı. Fakat AKP teorisyenleri boş durmadılar. Hırsı aklının önüne geçen Erbakan’ın siyasi yasağını kaldırarak sahneye sürdüler. Medya da bu oyuna alet oldu. Meseleyi karikatürize etti. Erbakan konuştukça AKP kaybettiği oyları geri almaya başladı. AKP bir şekilde tabanının Saadet’e kaymasını durdurmalıydı. Eğer seçimler iki ay geç gerçekleşse ve Erbakan en az üç kez konuşsa Saadet dibe vurabilirdi.

Saadet, bu hamleleri görecek
AYRICA AKP teorisyenleri partilerini kronik Türk siyaseti tablosundan arındırmak istiyorlardı. Siyasetin tipik örneklerinden olan “ilk iki dönem yönet, üçüncü dönem muhalefet et, daha sonra yok ol” endişesini yaşamamak için ellerindeki tüm kozları kullanarak yola devam etmek istiyorlardı. ANAP ve Doğru Yol partisinin geldiği nokta ortada. AKP yeni proje ile seçmeninin karşısına çıktı. Erbakan işlerine yaramadı. Her iki partinin tabanının kabul edeceği birilerini kabineye alması lazımdı. Mevcut bakanlar tabandan uzaklaşmış ve isteklere cevap vermiyorlardı. Sanayi Bakanı gibi AKP ruhu taşımayanlara tepki giderek büyüyor, üstüne üstlük Kemal Unakıtan gibi adı her yarda anılan birini taban artık istemiyordu. Partinin bakanlarının MYK ve taban ile diyalogları yok olmaya başlamıştı.

Sayın Başbakan ve AKP teorisyenleri Milli Görüş’ten gelen kadro arkadaşlarına görev vererek kayan tabanı tekrar geri getireceğini düşünmüş olacaklar. Bülent Arınç bu düşünceyle göreve getirilmiştir. Nihat Ergün, Sadullah Ergin, Taner yıldız ve Selma Aliye Kavaf tabanın istekleri doğrultusunda bakan olabilmişlerdir. Diğer bakanların odalarına bakın tabandan kimse gelmiyor. Fakat yeni atanan bakanların odaları tabandan gelenlerle dolup taşacak. AKP MYK’sının Sayın Başbakan’ı dizginleme kabinesi de diyebiliriz. AKP iki sene sonraki seçimi düşünerek bakan atamaları yapmıştır. Saadet Partisi bu hamleleri görecek ve karşılık vermekte gecikmeyecektir.

Bekleyelim görelim.


Kendi başarısından korkanlar

Mayıs 4, 2009

Seçim sonuçlarının neye işaret ettiğini bu zamana kadar epeyce okumuş dinlemişsinizdir. O konuyu açıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Benim asıl üzerinde durmak istediğim Saadet’in başarısına kimlerin sevindiği ve kimlerin sevinemediğidir.

 Bildiğiniz üzere; 2008 Ekim’inin sonunda yapılan kongreyle Saadet Partisi’nde Genel Başkanlık değişimi yaşandı. Sayın Recai Kutan, genel başkanlık görevini Sayın Numan Kurtulmuş’a devretti. Coşkulu ve eski heyecanlı günleri hatırlatan hem geleneğine sahip çıkan hem de geleceğe umutla bakılmasını sağlayan bir kongreydi. Sayın Kutan görevi Kurtulmuş’a devrederken kendinden çok emin ve vicdanen de rahattı. Çünkü üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmıştı.

 Kurtulmuş iddiayı ve kuramı yeniden yorumlamak ve kurgulamak için yola çıktı. Eskiyi inkâr etmeden, hatta geçmişe eskimiş demeden yeniden yeni bir başlangıç yaptı Kurtulmuş.

Kurtulmuş kısa süre sonra seçimle yüzleşti ve Saadet Partisi’nin yüzde 1’lerde gösterilmesini aldırmadan çalıştı, çabaladı. İki ay içinde neredeyse bütün Türkiye’yi dolaştı. Teşkilatları ateşledi ve iddiaları yeniden hatırlattı. Yenilmişlik psikolojisini yerle bir etti. Yeniden herkese heyecan aşıladı. Unuttuklarını hatırlattı herkese. Bunu yaparken de kırmadan dökmeden ve korkutmadan yaptı.

 Ve Saadet Partisi yüzde 5,2 ile oy sayısını büyük oranda arttırarak sandıktan başarıyla çıktı. Elbette bu bir olağanüstü bir zafer değildi ancak neredeyse 1999’dan sürekli kan kaybeden ve oyları yüzde 1’lere kadar gerileyen Saadet Partisi için altı çizilmesi gereken önemli bir başarıdır.

 Bu süreçte kimileri heyecanla Kurtulmuş’un başarısız olmasını beklediler. Onlara göre Erbakan Hoca dışında hiç kimse bu partiyi ayağa kaldıramazdı. Fakat öyle olmadı. Kurtulmuş Hoca’nın da desteğini arkasına alarak ciddi bir çıkış sağladı. Tüm siyaset çevreleri ve uzmanlar “Saadet Partisi ve Kurtulmuş başarılıdır” derken şimdi birileri bunun bir başarı olmadığı tezini sinsi biçimde tabanda yaymaya çalışıyorlar.

 Çünkü onların tezlerine göre Kurtulmuş başarısız olacak ve onlar da kenardan “bakın gördünüz mü, biz dememiş miydik” deme fırsatını yakalamış olacaklardı.

 Milli Görüş’te gelenekçi-yenilikçi tartışmaları aslında Milli Görüş’ten çok şey alıp götürmüştü. Bunlardan birisi de “güven” meselesidir. Kimilerine göre Erbakan Hoca dışında güvenilecek hiç kimse yoktur. Onlar istiyorlar ki; ilerlemiş yaşına rağmen her şeyi Erbakan Hoca halletsin ve onlarda Erbakan adına söz sahibi olsunlar, kendi geleceklerini kursunlar, kendi hesaplarını yollarına koysunlar.

 Erbakan bu hareketin kurucusu ve lideridir. O 69’da adeta tırnağıyla kazıyarak başladı bu işe. Ancak Erbakan Hoca’ya bütün işleri havale eden ve çözüm bekleyenlerin derdi Hoca’nın liderliği değil, kendi ellerinden alınan taban üzerindeki hegemonyalarıdır. Yıllarca tabanı zaferden değil seferden sorumlu tutan bu zihniyet sayesinde yenilmişlik psikolojisi tabanın üzerine neredeyse beton dökmüştü. Kıpırdayamaz ve heyecanını yitirmiş bir tabanla kolay yönetilen bir yapıyı her zaman tercih etti bu bazıları. Ancak artık bu dönem kapandı. Saadet Partisi’nin önünde yürünecek uzun bir yol var. Herkesin bu yolda harekete ve Genel Başkan’a yardımcı olması gerekir.

 Fakat kendi başarısından bile korkan bu geri kalmış zihniyetteki insan tipinden kurtulmak lazımdır. Bu insan tipi ancak kendi kendisini tüketir ve negatif enerji yayar çevresine.

Bu psikolojinin yol açtığı yıkımlardan ızdırap duyuyorum. Toparlanmak için önce kendi moral değerlerini kuşanmalı Milli Görüşçüler. Bunu yapabilmek için ise yenilmişlik psikolojisinden kurtulmak birinci şarttır. Çünkü yürünecek uzun bir yol ve yolda yalpalamadan yürüyecek doğru insanlara ihtiyaç vardır.
ali.ozturk@10yazar.com

www.10yazar.com


Erbakan’ı doğru anladık mı?

Nisan 15, 2009

Milli Görüş liderinin cümlelerini iyi okumak lazım. Saadet Partisinin her neferinin bir diğeri kadar değerli olduğunu vurgulamak için tabelanın önemi yok dedi.

 

Saadet Partisi Genel Merkezi, Milli Görüş hareketinin tanınmış isimleri ve Milli Görüş Lideri. İnsanlar bunun ne anlama geldiğini sorgularken iki türlü bir düşünceye kapılıyorlar.

Birincisi olumlu olan, yani siyasi yasaklarının ardından zaten hareketin en temel taşı olması hasebiyle Milli Görüş’ün yeni hamlesine ivme kazandırmak için yeniden harekete geçeceğini açıklayacak olan Prof. Dr. Erbakan’ın düzenlediği basın toplantısı…

İkincisi yani olumsuz olanı, ortamda bulunan ya da bulunmayan isimlere göre kendine ya da farklı alanlara pay çıkartılabilecek bir liderlik mücadelesi…

Aslında öyle mi peki…

Aklıselim düşünenler bunun gerçekten çok mantıklı cevaplarının olduğunu görecektir.
Milli Görüş’ü bilenler, bu hareketin bir liderinin de olduğunu iyi bilirler.

Saadet Partisi’ni bilenler de partinin bir genel başkanının olduğunu bilirler.

Milli Görüş’ün lideri olmakla Saadet Partisi Genel Başkanı olmak arasındaki farkı anlayamayanlar, çamur yarışında baya ter döktüler…

İşi AK Parti-Numan Kurtulmuş ilişkilerine kadar vardıranlar oldu.

Kurtulmuş’u bir anda silenler, Erbakan’ı Saadet Partisi Genel Başkanı olmayı isteyecek kadar hırslı göstermeye çalışanlar, komplolar, düzenler…

Bazen çok uzun yazıp her şeyi ayrıntısıyla anlatırsın ya..

Öyle bir konu ki ne kadar ayrıntıya girsen, içinden o kadar çıkılmaz oluyor. Zaten birileri de bunun böyle olması için gayret sarfediyor.

54. hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, basın toplantısı düzenlediği salonda, o koltuğa Milli Görüş Lideri olarak oturdu.

Milli Görüş liderinin cümlelerini iyi okumak lazım. Saadet Partisi’nin her neferinin bir diğeri kadar değerli olduğunu vurgulamak için “tabelanın önemi yok” dedi.

Numan Kurtulmuş’u gözen çıkardığını düşünenlere gerçekten ders niteliğindeki “Numan Kurtulmuş Saadet Partisi Genel Başkanı’dır” cümlesini sarfetti.

“Siyasete geri mi dönüyorsunuz?” şeklindeki ısrarlı sorulara da, “Biz bu mücadeleyi bir ibadet olarak yapıyoruz. Dolayısıyla bıraktığımız bir şey yoktu ki geri dönelim” cevabını verdi.

Bunun ne yazık ki sağa, sola ya da başka bir tarafa çekilecek yanı yok.

Aksini iddia edenler haklı olsaydı, Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Ankara’da kalıp parti propagandası ve gündemle meşgul olur, ulusal mesajlar verirdi.

Ama o böyle düşünenlere ya da böyle yansıtma çabası içinde olanlara daha büyük bir ders vermek ve dünyaya okkalı bir mesaj göndermek için ilk icraatını, “İran’a gidiyorum” diyerek açıkladı.

Bu dünyaya bir mesajdı. Numan Kurtulmuş bir siyasi partinin büyük başarı elde etmiş Genel Başkanı. Erbakan basın toplantısı düzenlerken o Saadet Partisi için canla başla çalışıyordu.

Erbakan Milli Görüş lideri olarak İran’a giderken o yine Saadet Partisi Genel Başkanı olarak sağduyulu mesajlarla ortalığı bulandırmak isteyenlerin oyununu bozuyordu.

Erbakan dünyaya mesaj verirken içeride dik durmak gerektiğini iyi bilmek gerek.

İşte bütün mesele bu…

Kimse, bu kadar büyük bir mesajı küçük hesaplar uğruna kirletmemeli bence.

Bu bir ihanet olur.

İran, Siyonizm’in kıskacındaki dünyada verilebilecek mesaj için nasıl bir tercih, bunu da zaman gösterecek.

Sağlıklı düşünmek kimseye kaybettirmez. Türkiye’nin sağlıklı ve gerçek bir muhalefete ihtiyaç duyduğu bu dönemde Saadet Partisi’ni yıpratmak yanlış olur.

Bir başka yanlış da Saadet Partisi’nin kendisine yakışanın dışında bir muhalefet çizgisi izlemesi olur, bilmem yanılıyor muyum?

Herkes mesajı doğru algıladığında sorun kalmayacaktır.

Selam ve dua ile.

 

Engin Kaşdaş – Habervaktim
enginim21@gmail.com


Seçimi kim kazandı? Kim kaybetti?

Nisan 14, 2009

Adil Gür yönetimindeki A&G Araştırma Şirketi`nin Milliyet için yaptığı seçim sonrası anketine göre AKP, 29 Mart yerel seçiminin hem galibi, hem de mağlubu. Araştırmaya katılanlara sorulan, “Bu seçimin kaybedeni kim?” ve “Bu seçimin kazananı kim?” sorularına verilen yanıtlarda ilk sırayı AKP aldı.

 

Milliyet – Boyuthaber


Fırat, Ermenilerden özür dilenmeli!

Aralık 17, 2008

AKP Adana Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat’tan Ermenilerden özür dilenmesi için kampanya başlatan aydınlara destek geldi.

Fırat, “Bence özür dilemek bir erdemdir” diye konuşurken, AK Parti İzmir Milletvekili İbrahim Hasgür ise başlatılan girişimi ‘ihanet’ olarak değerlendirdi.

Bir grup aydının başlattığı ‘Ermenilerden özür diliyorum’ kampanyasına AK Parti Adana Milletvekili Fırat’tan destek gelirken, milletvekillerinin büyük bölümü ise girişimi eleştirdi. Meclis’te gazetecilerin sorularını cevaplayan Fırat, toplumların geçmişinde, tarihinde bu tür olaylar bulunabileceğine işaret ederek, “Aydınların da özür dilemesini ben anormal karşılamıyorum. Saygıyla karşılıyorum. Bunu tarihçiler zaman içinde değerlendirir ama bence özür dilemek bir erdemdir” diye konuştu.

DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır da başlatılan girişime destek verdi. Herkesin geçmişiyle ve hakikatle yüzleşmesi gerektiğini kaydeden Bayındır, “Gerçekler örtülemez. Dünyada pek çok ülke yaşadıklarından dolayı özür diledi. Türkiye’de geçmişte belli sorunlar yaşanmış halklara karşı. Hala da yaşanıyor. Bence aydınların yarattığı güzel bir vicdani harekettir” şeklinde konuştu.

AK Parti İzmir Milletvekili Hasgür ise aydınların başlattığı harekete sert tepki gösterdi. Ortada özür dilenecek bir durum olmadığını kaydeden Hasgür, Türkiye’nin, ‘bu işi tarihçiler araştırsın’ diye dost eli uzattığını ama Ermenistan’ın buna cevap vermediğini hatırlattı. Şimdi Ermenistan’ın Eurovision şarkı yarışması için Türkiye’ye hakeret eden, devlet büyüklerine iftiralar atan bir müzik parçası hazırladığını duyduklarını kaydeden Hasgün şöyle konuştu:

“Böyle bir ortamda tutup da ‘biz özür dileyelim’ demenin Türkiye’nin milli menfaatleri açısından uygun bir davranış olacağını zannetmiyorum. Ortada özür dilenecek bir durum da yok. Tarihte belki üzücü hadiseler olmuştur. Bu süreçte Türk vatandaşları da zarar görmüştür, Ermeni vatandaşları da zarar görmüştür bundan. Ama bütün bunlar tarihi süreç içinde, o günün şartlarında değerlendirilmelidir. Bugünün şartlarında özür dilenecek bir durum varmış gibi bir süreç içine girmek Türkiye’ye ihanettir. Böyle bir davranışın değil erdem en hafif tabiriyle ihanet olduğunu iddia ediyorum. Türkiye içinde bir takım garip insanların bu tür faaliyetlerin içine girmesini en hafif tabiriyle kınıyorum.”

CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü ise başlatılan girişime tepkisini, “Bunlar aydın mı kendini aydın zannedenler mi? Bunu iyi ayırmak lazım” sözleriyle dile getirdi. Tarihçilerin daha karar vermediği bir konuda bazı insanların fikir beyanında bulunmalarının çok eneterasan olduğunu ve yakışık almadığını ifade eden Mengü, “Öldürülen bunca diplomatın affını kim isteyecek. Hiçbir günahı olmayan diplamatların hesabını kim verecek” dedi.


MHP Kütahya Milletvekili Alim Işık ise Türkiye Cumuhuriyeti Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun özür dilenecek hiçbir harekette bulunmadığını vurguladı. Işık, kendilerine aydın diyenlerin tekrar kendilerini gözden geçirmelerini istedi.

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart da 1915′li yıllarda bir takım acıların yaşandığını ama bunu o günün şartları içinde değerlendirmek gerektiğini ifade etti. Kart, “Burada kimin kimden özür dilemesi gerektiğine bazı aydınlarımızın karar vermesi mümkün değil. O dönemde yaşanan acıları paylaşıyoruz. O acılara duyarsız kalmak mümkün değil ama birilerinin kendilerini tarih yerine koyarak hüküm kurma anlamına gelecek mesajlar vermelerini de anlamlı bulmuyorum” dedi

Haber5


Erdoğan ve AKP

Aralık 17, 2008

Önümüzdeki martta Başbakanlıkta altıncı senesi doluyor Erdoğan’ın… Nasıl bir süreçten ve siyasi mücadele cenderesinden geçip bu noktaya geldiğini hatırlatmaya herhalde gerek yok…

Ve sonuç malum; kitlelerin gözünde demokratikleşmenin ve değişimin simgesi mevkiine geldi Erdoğan…

Geçen altı yılda ne oldu derseniz, sanırım bu zaman zarfında önemli bir değişiklik Başbakan’ın yola çıkarken ifade ettiği ‘ Milli Görüş gömleğini çıkarttım’ sözünün dilinden zihnine geçmesi oldu… Altı sene önce bunu söylediğinde, bırakın başkalarını bizzat Erdoğan’ın buna ne kadar inandığı tartışılabilirdi belki, ama bugün muhalifleri de dahil kimse açısından Erdoğan’la ilgili böyle bir sorgulamanın fazla bir manası kalmadı…

Ancak kabul etmek gerekir ki, en önemli değişim Erdoğan’ın dini duyarlılığının Türk siyasetinin genelinde yaptığı etki oldu… Bugün başta CHP olmak üzere siyaset sahnemizdeki bütün partiler dini meselelere bakışta, dindar insanların sorunlarına yaklaşımda farklı bir noktaya geldilerse bunda Tayyip Erdoğan’ın payının olduğunu görmemek haksızlık olur… Tablo sadece iç politika penceresinden bakıldığında değişmekle kalmadı… Düne kadar İslam ülkeleriyle münasebetlerinde soğuk durmayı, yasak savmak kabilinden katıldığı toplantılarda alınan rutin kararlara bile laiklik rezervleri koymayı prensip edinmiş, büyükelçilerin İslam ülkelerine tayini tenzil-i rütbe saydığı bir ülkeydi Türkiye… Bugün ise el’hak tablo bunun tersine dönmüş gibidir…

Nihayet Türkiye demokratikleşme alanında ve AB yolunda şimdilerde köpüğü hayli kaçmış olsa da Erdoğan’ın liderliğinde önemli bir mesafe katetti… Nitekim şimdilerde Erdoğan’a yöneltilen eleştiriler bir şey yapmadığından değil göreve geldiğinde kazandırdığı ivmeye bakıldığında hızının kesilmiş olmasından..  

Bu girizgâhın ardından ‘Öyleyse sıkıntı nerede’ sorusunun cevabını arayabiliriz…

Rahmetli Özal’dan bir hatırayla başlayayım.. Özal her hafta bir yarım gününü  bazen gününün tamamını- ‘ Hayaller/Projeler’ konusuna ayırırdı… Başbakan olduğunda itiyad edindiği bir şey de değildi bu üstelik..  1970 öncesi DPT günlerinde, MESS yani Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası günlerinde bu alışkanlığı edindiğini söylediydi.. Ailesiyle ilgili suçlamaların basının gündemini işgal ettiği sıkıntılı zamanlarında dahi terk etmedi bunu… Gerek tanık olduğum gerekse rahmetli Adnan Kahveci’den dinlediğim çok şey vardır… ANAP’a amblem olarak seçtiği arının bir yönüyle kendisinin bu vasfını ifade ettiği kanısındaydı Özal… Aklına yatsın ya da yatmasın, dinlediği fikir ve projelerle beslenen biriydi o… Benimsediğinin üzerine gider, görevlendirme yapar, bir an evvel icra safhasına geçirmek için görevlendiği kişileri zorlar, telaş ederdi… Görevlendirdiği kişileri zorlardı dedim; ama bundan ibaret değil elbette.. Önüne her gün yüzlerce sorun ve talep gelen kişidir başbakanlar ve o yoğunlukta çoğu konu unutulur… Görevlendirdiği kişilerin kendisini sıkıştırmasına açıktı Özal…

Tayyip Erdoğan’ın çevresinde ise ne böylesi bir halka var; ne de onun benimsediği fikirleri elle tutulur projeye dönüştürüp önüne koyan, bunu  iş edinenler… O nedenle Erdoğan çok şey yapmak isteyip düşündüklerinin önemli bir kısmına konu birkaç kez gündeme gelene kadar el atamayan; el attığında da herkes en önemli işin başbakanı alkışlamak, onun gözündeki mevkiini kaybetmemeye çalışmak  olduğunu zannettiği için, projelendirmeyi kendisi yapmak zorunda kalan bir lider… Ve bir meseleyi çözmeye yoğunlaşıp onun ayrıntılarına daldığında diğer konulara ayıracak zaman bulmakta zorlanan…

Türkiye’nin önünde duran, siyasi karar gerektiren; kanun çıkarmayı gerektirmeyen, kimi kararnameyle, yönetmelik değişikliğiyle ya da genelgeyle çözülebilecek meselelerin sırf bu nedenle askıda beklediğini bilmek üzüntü verici…

Avni Özgürel / Radikal – Boyuthaber


AK Parti’nin 7 ilde adayları kesinleşti

Aralık 17, 2008

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan son kararını verdi, AK Parti, 7 büyükşehir belediye başkanı ile ‘yola devam’ kararı aldı.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul, Ankara, Antalya, Kayseri, Konya, Kocaeli ve Samsun büyükşehir belediye başkanları ile yola devam edilmesi için kesin kararını verdi.

 

Erdoğan, kesinleşen 7 ismi bu hafta sonuna kadar kamuoyuna duyuracak. Adaylığa en yakın 8. isim ise Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin oldu.

 

AK Parti’de uzun süredir beklenen mevcut 12 büyükşehir belediye başkanı ile ilgili nihai kararda sona yaklaşıldı. AK Parti, mevcut 12 büyükşehir belediye başkanından 7’si ile devam kararı aldı. Başbakan Erdoğan ve parti kurmaylarının verdiği karara göre, Ankara, İstanbul, Kocaeli, Konya, Kayseri, Antalya ve Samsun Büyükşehir Başkanları yeniden aday gösterilecek. Bu 7 isim adaylığı garantilerken, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı ile de ‘yola devam’ kararı alınabileceği öğrenildi. Ancak Bursa ile ilgili son kararı Başbakan Erdoğan verecek. Erdoğan, bu amaçla AK Parti’li 12 büyükşehir milletvekilleriyle gruplar halinde görüşerek, nabız yoklayacak.

 

AK Parti’li mevcut 12 büyükşehir belediye başkanını teşkilata soran parti yönetimi, teşkilat yöneticilerinin eğilimini rapor haline getirdi. 12 büyükşehirde yaptırılan anketlerle birlikte Yerel Yönetimler Başkanlığı tarafından hazırlanan ‘karne’ler de Başbakan Erdoğan’a sunuldu. Yerel Yönetimler Başkanlığı’nın her bir belediye başkanı için hazırladığı performans değerlendirme raporlarında, belediye başkanlarının olumlu ve olumsuz icraatları tek tek sıralandı. Başbakan Erdoğan’ın isteği üzerine büyükşehir belediye başkanlarının belirlenmesi sürecinde o illerin kanaat önderlerinin de eğilimi alındı. Kurban Bayramı tatilinde de parti kurmaylarıyla Antalya’da ‘yerel seçim’ mesaisi yapan Başbakan Erdoğan, tüm bu raporları tek tek inceleyerek, kararını verdi.

 

AK Parti’nin 29 Mart 2009 tarihindeki yerel seçimlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel ve Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz’ı yeniden aday göstermesine kesin gözle bakılıyor. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin de adaylığa en yakın 8. isim olarak görülüyor. Ancak Şahin’in adaylığı henüz kesinlik kazanmadı. Başbakan Erdoğan, Bursa milletvekilleriyle yapacağı görüşmenin ardından kararını netleştirecek.

 

Başbakan Erdoğan’ın bu akşam Merkez Yürütme Kurulu’nda (MYK) parti kurmaylarıyla yapacağı değerlendirmenin ardından hafta sonuna kadar yola devam kararı aldıkları büyükşehir belediye başkanlarını kamuoyuna açıklaması bekleniyor. AK Parti’de Erzurum, Adapazarı ve Gaziantep büyükşehir belediye başkanlarını ise yeniden aday göstermeme kararının alındığı öğrenildi.

Star/Haber7


AK Parti nerede kimi aday gosterecek?

Aralık 3, 2008

Başbakan Erdoğan’ın Kızılcahamam toplantısında yerel seçim startı vermesi ve 5 Aralık’ta Büyükşehir adaylarını açıklayacağını söylemesi siyasi tansiyonu bir anda yükseltti. Siyasi kulislerde bu kadar çabuk beklenmeyen bu karar birçok kaygıyı da beraberinde getirdi. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak AK Parti’den istifa etti.

İstanbul 2009 seçimlerinin önemli merkezlerinden biri. İstanbul’da AK Parti ile CHP arasında Kadıköy, Şişli, Bakırköy, Beşiktaş gibi ilçelerde ciddi bir rekabet yaşanırken asıl mücadele AK Parti içinde yaşanıyor. AK Parti’den adaylık için adı konmamış ve kamuoyuna yansımayan büyük bir çekişme yaşanıyor.

Adaylar bir yandan teşkilatları ikna turları düzenlerken diğer yandan ilçelerindeki kanaat önderlerini yakın markaja almış durumdalar. Bu rutin süreç devam ederken adayların Erdoğan’ın dikkatini bir şekilde çekmeleri ve adaylıklarını kesinleştirmeleri gerekiyor. 

2009 Yerel seçimleri tarihe AK Parti için aday adaylığı yarışının en zayıf geçtiği seçimlerden biri olarak geçecek. Seçimlere çok az süre kalmışken adaylar henüz ortaya çıkamıyorlar. Kulislerde birçok ismin web sayfalarını dahi hazırladıkları belirtilirken adaylıklarını açıklama noktasında aynı cesareti gösteremedikleri ileri sürülüyor. Bu tablonun ortaya çıkmasında yarışın sonucunun adaylar arasındaki rekabetten çok genel merkezin kararına bağlı olmasının büyük tesiri var. Bu seçimlerde milletvekilliği seçimlerinden sonra yerel seçimlerde de genel merkezlerinin tek belirleyici olduğu bir seçim yaşanacak. Bu manzaranın demokrasinin işlemesi ve tabana yayılması bakımından oldukça mahzurlu olduğunu ifade edelim.

İstanbul Büyükşehir adaylığında Kadir Topbaş’ın ipi göğüslemeye yakın olduğunu daha önceki yazılarımızda ifade etmiştik. İlçelerde ise durum biraz daha karışık. Bir tarafta kesin kalacak denen başkanlar diğer tarafta ise gitme ihtimali yüksek olanlar yorumları yapılıyor. Bir diğer yandan ise yeni kurulan 8 ilçede durumlar oldukça karışık. Tüm bunların yanında yeni yüzlerin adaylık beklentisi var.

Sürekli ifade ettiğimiz gibi AK Parti’de tek seçicinin Erdoğan olduğunu belirtelim. Herkesin bir hesabı var ama Erdoğan’ın tavrı nihai neticeyi verecek. Kızılcahamam toplantısında da görüldüğü üzere Erdoğan açık ve net bir biçimde “hiç kimsenin yeri garanti değil ve hiç kimse partinin üzerinde olamaz” mesajını verdi. Erdoğan olabildiğince yalın bir biçimde “son sözü ben söylerim” dedi ve tabiri caizse herkese gözdağı verdi. Bu bağlamda adaylık yarışı büyük ölçüde anlamını yitirdi ve tüm gözler Başbakan’a çevrildi.

1. Küçükçekmece: AK Parti’nin en rahat olduğu ilçelerin başında geliyor ve Aziz Yeniay’ın yeri garanti gibi. Kulislerde bir ara ismi Büyükşehir için de geçse de Yeniay bunu doğrulamadı ve Küçükçekmece’de yapmak istediği projeler olduğunu ifade etti.

2. Beyoğlu: İstanbul kulislerinde yeri garanti gibi görünen ilçelerden biri de Beyoğlu. AK Parti burada Ahmet Misbah Demircan’la yola devam diyor.

3. Zeytinburnu: Devam etme ihtimali kuvvetli olan başkanlardan bir diğeri Murat Aydın olarak gösteriliyor. Burada başarılı hizmetler ortaya koyan Aydın’ın yeri sağlam gibi.

4. Ümraniye: Kulislerde sorunsuz olarak gösterilen ilçelerden biri Ümraniye ve genel kanaat Hasan Can’ın bir dönem daha devam edeceği. Ama siyasette 24 saat çok uzun bir süre her an her şey olabilir.

5. Bayrampaşa: İstanbul seçimlerinin en ilginç yarışlarından biri bu ilçede yaşanacak. Bir yanda başarılı bir belediye ve başarılı bir başkan diğer yandan değişim ve yenilik ihtiyacı. Erdoğan bu zor tercihe yakın zamanda son noktayı koyacak. Hüseyin Bürge’nin tamam mı, devam mı kararını Tayyip Bey verecek. Eski ilçe başkanı Atilla Aydıner ve Belediye Meclis üyesi Mehmet Çakır’ın ismi kulislerde adaylık için geçiyor. Bu isimlerin yanında 2004’te aday adayı olan Yıldız Seferinoğlu’nun isminin de zikredildiğini belirtelim.

6. Pendik: Pendik’te de Bayrampaşa benzeri bir durum var ve mevcut başkan Erol Kaya’yla ilgili son kararı Erdoğan verecek. Başbakan’ın daha önce üç dönem görev yapan başkanların değiştirileceğini söylemesi Pendik, Bayrampaşa ve Eyüp’ün durumunu belirsiz hale getiriyor.

Pendik, İstanbul’da en çok aday adayının çıktığı ilçelerden biri ve adaylara arasında büyük bir rekabet yaşanıyor. Başkan yardımcıları Rüstem Kabil, Nurettin Beşinci, Diş hekimi Bülent Kula, İşadamı Ahmet Cin, İşadamı İbrahim Ciminli’nin isimleri siyasi kulislerde adaylık için geçenlerden sadece bazıları. İsmail Haskul’unda bölgede sevilen biri olarak SP’den aday olacağı öne sürülüyor.

7. Eyüp: Ahmet Genç’in durumu da henüz belirsizliğini koruyor. Burada da nihai kararı Başbakan verecek. Eyüp için ismi konuşulanlar arasında Eski ilçe Başkanı Mehmet Er, MÜSİAD’dan Nurettin Nebati ve İl Yönetim kurulu üyesi Selim Bilmen’nin  adları geçiyor.  Geçen seçimde adı ilk sırada gündeme gelen Deniz Köken yine iddialı isimlerden.

8. Fatih: İstanbul’un en ilginç seçimlerinden biri bu ilçede yaşanacak. Eminönü ve Fatih ilçelerinin birleşmesinden sonra bu ilçede kıran kırana bir yarış yaşanıyor. Bir yandan genel merkezde güçlü bir lobiye sahip olan Nevzat Er, diğer yanda Fatih’te başarılı hizmetleriyle dikkat çeken Mustafa Demir yarışacak. Bazı yorumcular Demir’i bazıları ise Er’i favori gösterirken kulislerde Demir’in bir adım önde olduğunu ifade ediliyor.

Bu iki başkan yanında Barış Boyacı, Nurettin Ertemel, Hasan Suver ve Selman Okumuş isimlerinin de tedavülde dolaştığını belirtelim.

9. Üsküdar: AK Parti için simgesel önemi olan ilçelerden biri olan Üsküdar’da işler göründüğünden daha karmaşık bir halde. Tayyip Beyin evinin bu semtte olması ilçeyi önemli hale getiriyor. Üsküdar’ın kaybedilmesi il yönetimi için ciddi bir sorun oluşturabilir. Mevcut başkan Mehmet Çakır’ın teşkilatlarla yaşadığı sorunlar adaylığını zora sokarken burada da son sözü Tayyip Bey söyleyecek. SP adayı Yılmaz Bayat’ın burada sevilen ve beğenilen bir isim olması AK Parti’nin işini zorlaştırıyor.

Üsküdar’da ismi konuşulan adaylar arasında Sakarya Üniversitesi Öğretim üyesi Mahmut Karaman, Ekrem Baki ve İsmet Uçma isimleri geçerken bazı yorumcular özellikle bölgede sevilen bir isim olan inşaat mühendisi Mustafa Kara’ya dikkati çekiyorlar. İşadamı olan Kara’nın parti içinde güçlü bir lobisi olduğu halk arasında yaygın biçimde konuşuluyor.

10. Maltepe: Mevcut başkan Fikri Köse’nin durumu kimi yorumcular tarafından kalacaklar arasında yer alırken, kimi yorumcular tarafındansa gitmesi muhtemel isimler arasında geçiyor. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın Danışmanı Tuncay Karartı Maltepe belediye başkanlığı için istifasını veren bürokratlar arasında. Kulislerde Maltepe’de zor bir mücadele geçeceği öne sürülüyor. Bazı mahfillerde Ali Kaya ve Abdullah İmamoğlu’nun da ismi de zikrediliyor.

11. Beykoz: İstanbul kulislerinde mevcut başkan Muharrem Ergül’ün adı gitmesi muhtemel isimler arasında sayılırken henüz ortada netleşmiş bir durum yok. Son dönemlerde ismi sık sık gündeme gelen Beykoz Belediyesinde son kararı Başbakan verecek.

12. Esenler: İlçede sevilen isim mevcut belediye başkanı Mehmet Öcalan yeniden adayken bu arada eski ilçe başkanı Yavuz Selim Tuncer’in ismi de en ciddi adaylar arasında geçiyor. Vatandaşlar Esenler’in İstanbul’un tartışmalı ve çetin adaylık sürecinin geçeceği yerlerden biri olduğunu dile getiriyorlar. Kulislerde Ayhan Bölükbaşı’nın da ismi geçiyor ama son karar henüz belli değil.

13. Adalar: AK Parti’li mevcut belediye başkanı Coşkun Özden yeniden adayken, adaylığını açıklayan bir diğer isim de Makine yüksek mühendisi Mahmut Çelik. Çelik’in kurucu ilçe başkanlığı yanında teşkilatlarda önemli görevler üstlenmesi ve başarılı bir isim olması onu aday yapacak mı bilinmez ama bu ilçede CHP’nin göstereceği aday AK Parti’nin işini zora sokabilir.

14. Sarıyer: Siyasi kulislerde AK Parti’li mevcut belediye başkanı Yusuf Tülün’ün yeniden aday olacağı öne sürülürken henüz ortada netleşmiş bir durumun olmadığını da belirtelim.  İl yönetim kurulu üyesi Ayşegül Topal’ın da ismi burası için geçerken CHP’nin buradan göstereceği güçlü bir aday AK Parti’yi tek alternatif olmaktan çıkarabilir.

15. Bahçelievler: Mevcut başkan Osman Develioğlu yeniden adayken bu defa işinin oldukça zor olduğunu yeri gelmişken belirtelim. CHP adayı Saffet Bulut karşısında AK Parti bu defa kolay bir seçim kazanamayabilir.

16. Kartal: Mevcut başkan Arif Dağlar yeniden adayken karşısına rakip olarak Evyap yöneticilerinden Bekir Kılıç’ın geçme ihtimali yüksek görünüyor. Bu arada CHP’nin Kartal Belediye Başkanlığı için eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay’ın isminin de geçtiğini belirtelim  

17. Bağcılar: İstanbul’da adaylık tansiyonunun en düşük olduğu yerlerden biri olan Bağcılar’da mevcut belediye başkanı Lokman Çağırıcı yeniden aday ve henüz karşısına rakip olarak çıkmış birisi yok.

18. Avcılar: Mevcut belediye başkanı CHP’de olan bu ilçede AK Parti’nin seçimi kazanması sürpriz olmayacak gibi görünüyor. Yapılan araştırmalarda AK Parti ile CHP’nin başa baş bir durumda oldukları öne sürülüyor. Avcılar için şimdilik Tahsin Sipahioğlu ismi kulislerde dolaşırken daha başka adaylarında çıkabileceği ileri sürülüyor.

19. Büyükçekmece: AK Parti’nin bu seçimlerde en ümitsiz olduğu ilçelerden birisi. Burada mevcut başkan Hasan Akgün seçimlerin favorisi. AK Parti’nin adayları arasında ise eski il teşkilat başkan yardımcısı ve ilçe başkanı İlker Gürbüz’ün adı geçiyor. AK Parti için zor ama imkansız olmayan bir yarış olacak. 

20. Sancaktepe: İstanbul’un yeni ilçelerinden biri olan Sancaktepe’de gerçekten görülmeye değer bir seçim yarışı yaşanıyor. Bir yandan Samandıra’da başarılı hizmetler yapan Yusuf Büyük diğer yandan diğer adaylar buradaki yarışı ilginç hale getiriyor. Henüz tam olarak netleşmese de İstanbul kulislerinde Maltepe Belediyesi Temizlik İşleri Müdürü Turan Pir, Kartal Belediyesi’nden Ünsal Kıraç ve 1999 seçimlerinde FP adayı olan Aydın Bozkuş’un isimleri de tedavülde dolaşıyor.

21. Başakşehir: Yeni ilçelerden olan Başakşehir, birçok ismin adaylık için aklından geçirdiği yerlerden biri. Başta Kiptaş Genel Müdürü İsmet Yıldırım ve Spor AŞ Genel Müdürü Göksel Gümüşdağ‘ın adı Başakşehir Belediye Başkanlığı için geçiyor. Başakşehir’e AK Parti çok sürpriz bir simi de getirebilir. Bu ismi ilerleyen günlerde netleştirip yazacağız.

Hüseyin Yayman – Haber 7
huseyinyayman@gmail.com


AK Parti’nin İstanbul Adayları Kimler

Kasım 27, 2008

İstanbul’un CHP cephesini ayrıntılı biçimde yazdıktan sonra sıra AK Parti cephesine geldi.

 

İktidar partisi bu seçimlere oldukça rahat giriyor. 29 Mart 2009 seçimlerinde AK Parti’nin en büyük rakibi bazı istisnalar hariç yine kendisi olacak. AK Parti aday tespitinde büyük hatalar yapmazsa mevcut belediyelerin yarısından fazlasını alacak.

 

Bu ifadeyi yazı dizimizin ilk haftasından bu yana ısrarla kullanıyoruz. Bazı okuyucularımız yorumlarında bu ifadeye kızsalar da durum böyle. Bu iddialı analizimizi seçim istatistiklerine, yapılan kamuoyu araştırmalarına, partilerin seçim hazırlıklarına ve halka verdikleri mesajlara bakarak yapıyoruz. Bir müddet sonra sonuçlar açıklandığında gerçekler ortaya çıkacak ve değerlendirmelerimizin tutarlılığı da bir anlamda test edilmiş olacak.

 

İstanbul AK Parti’nin en rahat olduğu illerden biri. İstanbul’da yapılan kamuoyu araştırmalarında hem partinin hem de Topbaş’ın oyu oldukça yüksek görünüyor. AK Parti 2004 yerel seçimlerinde % 45.3 oranında bir oy alırken en yakın rakibi konumunda olan CHP ise % 28.9 almıştı. AK Parti 2004’te 32 ilçenin 26’sında belediye başkanlığını kazandı. CHP ise sadece 5 ilçede belediye başkanlığını alabildi. 29 Mart 2009 seçimlerinde mevcut 32 ilçenin yanına 8 yeni ilçe daha geldi bu arada Eminönü ve Fatih ilçeleri birleştirildi.

 

AK Parti’nin Adaylık kriterleri!

 

AK Parti İstanbul’da aday tespitinde ciddi bir hata yapmazsa 39 ilçenin 34′ünde açık ara önde ve favori. Partinin İstanbul seçimlerine büyük önem verdiği ve farklı araştırma şirketlerine sürekli kamuoyu yoklamaları yaptırıyor. Bu araştırmalarda partinin ve başkanın oy durumları yanında belediyenin başarı düzeyi, rakiplerin durumu da ayrıntılı biçimde ölçülüyor. AK Parti hem genel hem yerel siyaseti sıkı tutmak için düzenli olarak anketler yaptırıyor ve halkın nabzını kaybetmemeye çalışıyor. 

 

Başbakan ve parti yöneticileri daha önceki beyanatlarında başarısız belediye başkanlarıyla bir dönem daha çalışmayacaklarını açıklamışlardı. AK Parti’nin adaylık tespitinde temel kriterlerin başında “başarı” geliyor. Başarı yanında siyaset akademisi sertifikası sahibi olmak da partinin yerel düzeyde aradığı kriterler arasında yer alıyor. Adayların partinin vizyonuna ve misyonuna sahip, onu daha ileri taşıyacak kişiliğe sahip olmaları başka bir kriter olarak ortaya çıkıyor.

 

Parti yöneticileri açıklamalarında “…Belediye başkanları için performans değerlendirmeleri yaptıklarını belirtirken görevde olan AK Partili belediye başkanlarının yeniden aday olabilmeleri için performans ölçümlemeleri yaptıklarını, başkanların halkla diyaloglarını araştırdıklarını, belediyenin yolsuzluğa karışıp/karışmadığına baktıklarını” ifade etmişlerdi.  

AK Parti yeni adayların çalışkan, geniş ufuklu, misyon ve vizyon sahibi olmasını isterken mevcut başkanlarında başarılı olmasını istiyor.  

 

AK Parti Yerel Seçimler için A Takımı Kurdu

 

AK Parti uzun süre önce yerel seçim çalışmalarını yürütmek üzere bir A Takımı kurdu. Takımın başında Başbakan Erdoğan var. Erdoğan’ın yardımcılığını Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi yapıyor. Tanrıverdi’yle birlikte takımda dört isim daha bulunuyor. Bu isimler Feyzullah Kıyıklık, Ali Küçükaydın, Hamza Yanılmaz ve İdris Güllüce. AK Parti seçimlere daha iyi hazırlanabilmek için Türkiye’yi 12 parçaya bölmüş durumda. 12 bölgenin başında 12 koordinatör görev yapıyor.  Bu heyete yardımcı olmak üzere bir de Danışma Kurulu oluşturulmuş durumda. Yani AK Parti seçimlere son sürat hazırlanıyor.

 

İstanbul’a AK Parti tarafından iki koordinatör atanmış durumda. Daha önce Beyoğlu Belediye Başkanlığı yapan Nusret Bayraktar 3. Bölge Koordinatörü olarak görev yaparken, iki dönem Kartal Belediye Başkanlığı yapan Mehmet Sekmen de 11. Bölge Koordinatörü olarak görevlendirilmiş durumda.

 

İstanbul seçimlerini konuştuğumuz Pollmark Araştırma Şirketinin yöneticilerinden siyaset bilimci Dr. Ertan Aydın yaptığı değerlendirmede “İstanbul’da AK Parti’nin açık ara önde olduğunu ve Kasım ayının başında yaptıkları araştırmada AK Parti’nin İstanbul’daki oyunun % 54, CHP’nin oyunun ise % 24 olduğunu” belirtti. Aydın yerel seçimlerle ilgili olarak yaptığı değerlendirmedeyse “AK Parti’nin masanın güçlü tarafı olduğunu ve hiç kimseyi sırtında taşıma zorunluluğu olmadığını” ifade etti.  

 

İstanbul Büyükşehir Adayı Kim?

 

AK Parti’nin yaptırdığı araştırmalarda Kadir Topbaş’ın başarı grafiğinin uzun zamandır yukarı hareket içinde olduğu öne sürülürken Topbaş’ın şu an için en avantajlı aday olduğu dile getiriliyor. Topbaş adaylığını gayrı resmi olarak deklare etmiş durumda. İşin ilginci henüz Topbaş’ın karşısına aday olarak çıkan biri yok. Topbaş’ın son iki yıl içindeki başarılı performansı, Erdoğan’a yakınlığı, İstanbul’u yeniden inşa eden görünümü ve geride durmayı seven karakteri göz önüne alındığında oldukça avantajlı konumda olduğu tespit ediliyor.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığının TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın da gönlünde olduğu ve Erdoğan’dan ışık beklediği kulislerde konuşulurken Erdoğan’ın renk vermediği öne sürülüyor.

AK Parti İstanbul için şimdilik ‘Kadir Abiyle yola devam’ dediğini ama siyasette 24 saatin çok uzun olduğunu belirtelim. İstanbul gibi kurtlar sofrasının açıldığı bir şehirde başkanlık yarışının da bir o kadar acımasız ve yıkıcı olacağı tahmin ediliyor.

 

AK Parti’de adaylar ortaya çıksa da çıkmasa da partide tek seçici konumda olan kişi Tayyip Erdoğan. Sadece İstanbul için değil tüm Türkiye’de Erdoğan ne derse o olacak. Belediyecilikten ve kurtlar sofrasının kurulduğu İstanbul’dan gelen Erdoğan’ın, partisinin çizgisini sürekli yukarı taşımak isteyen iddialı bir kişiliği var.

 

Gitmek mi zor kalmak mı zor!

 

İstanbul Büyükşehir için çok sorun görülmezken AK Parti’de asıl rekabet ilçelerde yaşanacak. Yeni kurulan ilçeler için tam bir meydan muharebesi yaşanırken parti kulislerinde ilçe belediyelerinden en az 10′unun değiştirileceği öne sürülüyor. Bir yandan 3 dönemdir belediye başkanı olan isimlerin durumu tartışılırken diğer yandan partinin başarısının gerisinde kalan isimlerin kesin gideceği dile getiriliyor. Fakat ortada netleşmiş bir durum yok ve son sözü Tayyip Bey söyleyecek. 

 

Seçimlere kısa bir süre kalmasına rağmen AK Parti’de adaylık açısından önemli bir hareketlilik yok. Henüz adaylığını açıklamış isim sayısı çok az. Yeni kurulan ilçeler biraz daha hareketliyken diğer yerlerde henüz “bekle gör” politikası takip ediliyor. Aday adayları için süre daralıyor ve kalan zamanı iyi yönetmeleri gerekiyor. Yapılacak hatanın geri dönüşü yok.

 

AK Parti’nin asıl mücadeleyi Kadıköy, Bakırköy, Avcılar gibi ilçelerde vermesi bekleniyor. Parti’nin buralar için tanınmış isimlere müracaat ettiği ve değerlendirme sürecinin devam ettiği ileri sürülüyor.