Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan “Hizmet” Açıklaması

Son dönemde, kamuoyunda “cemaat-iktidar gerilimi”, “cemaat-siyaset ilişkileri” gibi çeşitli başlıklar altında farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Türkiye, demokratikleşmekte olan bir toplumdur ve kamuoyunun istediği konularda serbestçe tartışma yapması demokrasinin doğal bir neticesidir. Öte yandan, Hizmet’e gönül verenler bütün yapıcı tenkitlere açıktır ve bunlardan istifade edilmesini bir vazife olarak görür. Ancak süregelen tartışmaları toplum açısından daha faydalı hale getirmek için hem kavramları doğru kullanmak hem geniş kitleleri alakadar eden meselelerde daha sahih bilgilere dayanmak şarttır.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce dünyasından ilham alan ve kendisini “Hizmet” olarak tanımlayan sosyal hayır ve hizmet faaliyeti ile ilgili tartışmalar Türkiye’ye özgü değildir. Hizmet ve onun entelektüel merkezinde bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında düşünce dünyasının neredeyse her mertebesinde (gazete, dergi, üniversite, konferans, tez, çalıştay…) çok sayıda çalışma doğudan batıya pek çok ülkede yıllardır ortaya konulmaktadır. O açıdan bir ölçüde entelektüel dünyamız, Hizmet denilen küresel fenomenin anlamı ve pozisyonu hakkında kapsamlı bir tartışma yapmak konusunda geç bile kalmış denilebilir.

Diğer önemli bir sorun ise Türkiye’nin uzun yıllar kapalı bir toplum olarak yaşaması neticesinde şeffaf bir tartışma ortamının oluşamamış olmasıdır. Uzun yıllar süren vesayetin neticesi olarak, Türkiye’de entelektüel düzeyde dahi yapılan tartışmalar; yanlışlıklar, yanıltıcı ve indirgemeci akıl yürütmeler, yanlış teşbihler, abartılar, bilgi noksanlıkları, eksik gözlemlere ve maddi bilgi hatalarına dayalı kanaatler gibi zaaflarla müpteladır. Kamusal müzakere ve serbest tartışma yokluğu sonucu kendi kompartımanında yaşamaya alışmış, ancak diğer toplumsal hayat tarzları hakkında doğru bilgisi olmayan, bir tür gettoları andıran zihinsel yapılar meydana çıkmıştır. Özellikle dine ve dini pratiklerle ilgili kavramlara ve yapılara ait meselelerin doğru biçimde ifadesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bunun neticesi olarak din ile alakadar bir tartışmanın kaçınılmaz olarak temel unsurları olan sözgelimi tarikat, iman, cemaat, usul, füruat, teferruat, şiarlar gibi kavramların hiçbirinin anlamı doğru biçimde tanımlanmadan yanlış tartışmalara girilebilmektedir.

Bütün bu benzer nedenlerden dolayı ve nihayet son dönemde yapılan tartışmalar dikkate alınırsa, Hizmet ile ilgili bazı temel konuları daha açık olarak dile getirmek gerekli hale gelmiştir. Bu bağlamda Hareketle ilgili pek çok soru sorulabilir. Ama ilk olarak aşağıdaki soruların cevaplanmasını uygun buluyoruz.

· Hizmetin tanımı ve temel amacı nedir?

· Bu gönüllüler hareketi bir siyasal pozisyon alır mı?

· Hizmet’in siyasal hayatta referans aldığı değerler ve kurallar nelerdir?

· İkinci aşamada ise cevaplanılması gereken daha somut sorular bulunmaktadır:

· Hizmet ve siyasetten beklenti

· Hizmet ve Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti

· Devlet içinde Hizmet’in ‘adamları’ bulunmakta mıdır?

· Camia ve Ak Parti arasında bir kriz mi bulunmaktadır?

· Süregelen çeşitli yargısal ve bürokratik süreçlerin kendisine atfedilmesi karşısında Hizmet?

· Hizmet ve basın özgürlüğü.

Hizmet nedir?

Hizmet, ilhamını inançtan alan, evrensel insani değerler çerçevesinde, birlikte yaşama kültürü oluşturmayı hedefleyen, gönüllülerden oluşan bir sivil toplum hareketidir.

Hizmet, bir gönüllüler topluluğudur. Gönüllü olmanın koşulu bir karşılık beklemeden katkıda bulunmaktır. Başka bir açıdan eğer bir kimse yaptığı iş karşılığı siyasi, maddi veya başka bir beklenti içine girerse o, yapılan hizmetlerin temel ruhuna aykırı bir hal üzerinedir.

İkinci nokta sivil zemindir. Hizmet bir sivil harekettir. Ve sivil bir hareket olarak, hiç bir resmi programın, siyasetin yahut ajandanın parçası, tamamlayanı değildir. Aynı biçimde bu sivil hareket, hiç bir siyasi ajandanın yahut partinin karşıtı da değildir. Nihayetinde siyaset bilimcileri sivil hareketi üç esasa dayandırırlar: Gönüllü, özerk ve hükümet-dışı olması. Bu üç kritere sahip olan sosyal hareket sivil toplum hareketidir ve sivil karakter sayılmaya hak kazanmaktadır. O nedenle, kim resmi bir ajandanın yahut siyasetin bir kısmını dahi olsa Hizmet ile telif etmeye kalkarsa yine yapılan hizmetlerin temel ruhuna aykırı bir durum meydana getirmiş olur. Yine sivil olmak vasfının bir sonucu olarak, Hizmet’e gönül veren insanlar arasında bir resmi bağ, hiyerarşi olmadığı gibi çalışmalar âdem-i merkeziyet esasıyla yürütülmektedir.

Burada özellikle “cemaat ve siyaset” başlığı altında yapılan tartışmaları dikkatle ele almak gerekiyor. Hizmet’i bir siyasi partinin ortağı, örtülü destekçisi yahut karşıtı gibi okumak Hizmet’in temel tanımlarının kabul etmeyeceği bir durumdur. Hizmet’e gönül verenler, şiddet ve terör gibi evrensel hukukun reddettiği usullere başvurmayan bütün siyasi hareketlere demokratik bir açıdan saygı ile bakarlar. Ancak onların herhangi biriyle resmi olarak bütünleşmeyi yahut bir tanesine karşı zıt cephe almayı kendi telakkisine uygun bulmazlar.

Nitekim Hizmet’in dini, etnik yapısı, dili farklı pek çok ülkede itibar görmesi onun sivil olma vasfının bir sonucudur. Eğer bu hizmetleri yapan insanlar, sivil olmak vasfını ihlal eden ciddi durumlar içinde bulunsaydı ve çeşitli siyasi ve resmi programların parçası olsaydı küresel düzeyde farklı kültürlerce bu kadar benimsenemezlerdi.

Burada kritik bir nokta da şudur: İnsan yaratılışının doğal neticesi gereği bütün sosyal hareketlerde olduğu gibi Hizmet’te de bazı bireyler gönüllülük ve sivillik anlayışlarına uymayan bazı fiiller içinde bulunabilirler. Ancak bu hatalar Hizmet’e mal edilemez. Eğer bu hata yasadışı bir özellik taşıyorsa elbette muhatap hukuk olacaktır.

Yukarıdaki yapılan kısa tanım Türkiye’deki tartışmalara bir ölçüde olumlu katkıda bulunmak için yapılmıştır. Ülkede bir süredir Hizmet ile ilgili devam eden bir tartışma olduğu için, bu değerlendirmede Türk siyaseti ve gündemi temel referans çerçevesi olarak alınmıştır. O nedenle bu tanımdan Hizmet’in Türkiye-merkezci olduğu neticesi çıkarılamaz. Hizmet tarihsel ve sosyolojik olarak elbette Türkiye kaynaklıdır ancak onun değerleri ve temsil ettiği anlayış evrenseldir.

Hizmet hangi siyasi partilere destek verir?

Hizmet, sivil bir hareket olarak bazı resmi yapılar gibi belirli bir emir komuta zinciri çerçevesinde kendisine itibar eden insanlara oy vermek, siyasal tercihte bulunmak gibi konularda hiç bir zaman “emir” vermez. Zaten sivil bir harekette böyle emirlerin etkisi kısıtlıdır ve üstelik risklidir.

Ancak sosyolojik olarak elbette bu gönüllüler topluluğunun benimsediği değerlerin ve tarz-ı telakkinin etkisi vardır ve bu etkiye itibar eden insanlar bunlara dayanarak bazı siyasi sonuçlar ve anlamlar çıkarabilir. Mesela bu kültüre itibar eden insanlar hiç bir zaman demokrasiyi sekteye uğratabilecek siyasete prim vermezler; olağanüstü rejimlere itibar etmezler.

Bu çerçeve çizildikten sonra şunu açıkça belirtmek gerekir ki başlangıcından beri Hizmet olarak bilinen gönüllüler hareketinin siyasi partilere bakışını belirleyen ilkeler çok açıktır. Onlar, dün bu ilkelere göre siyasi partilerin çeşitli icraatlarına destek vermiş yahut vermemiştir, yarın da siyasi partilere yönelik tavırlarını aynı ilkeler belirleyecektir. Burada kritik olan nokta partilerin kendi siyasi kimlikleri değil, itibar edilen değerlerdir. Bu nedenle Hizmet’e gönül veren insanlar, belirli değerleri savunan partilerin icraatlarına dün olduğu gibi yarın da destek verebilir.

Hizmet’in siyasi partilere bakışını temel olarak belirleyen değerler çerçevesini şöyle tanımlamak mümkündür: Demokratikleşme, dini özgürlükleri sağlamak, Avrupa Birliği başta olmak üzere muteber uluslararası standartlara ulaşmak, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ve özgürlüklerinin tevdiinde gayret etmek ve bu hedefler istikametinde çalışan siyasi partilere dün olduğu gibi bugün de bir vatandaşlık görevi olarak destek verilebilir.

Tekrar etmek gerekirse bu tanımda siyasi partilere yönelik organik bir alaka yoktur. Toplumun genel teamül ve değerlerine ters düşmeyen, şiddet ve terör gibi evrensel hukukun da reddettiği yöntemlere tevessül etmeyen her siyasi parti yukarıda altı çizilen değerlere yönelik siyaset yaptığı sürece Hizmet’e itibar eden insanlar tarafından desteklenebilir.

Nitekim eskiden beri bu davaya gönül veren insanlar, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili temel konuların hepsinde evrensel standartların lehinde pozisyon almıştır. Din özgürlüğü, Kürtçenin kullanılması, dini azınlıkların hakları, AB üyeliği, sivil anayasa gibi temel konuların hiç birinde Hizmet, Türkiye’deki demokrasi talebinin beklediği standartların altında kalmamıştır. Şu noktayı tekrar etmek gerekiyor, Hizmet bugüne kadar hiç bir temel demokratikleşme konusunda evrensel standartların altında bir pozisyon almamıştır, ‘amasız, fakatsız’ kısacası şartsız bir sivil ve demokratik Türkiye için bütün imkanlarını seferber etmiştir. Hizmet, Türkiye’nin başta AB olmak üzere evrensel demokratik standartları benimsemesinde kat edilen zorlu yolda ülkenin işini zorlaştıracak en küçük bir söyleme dahi itibar etmemiştir.

Aynı şekilde Hizmet’in Türkiye demokrasisinin gelişiminde geniş kitlelere kazandırdığı dinamizm tarihsel önemde olmuştur. Başta Kürt sorunu ve bazı temel AB reformlarının gerçekleşmesinde, geniş insan kitleleri üzerindeki tesirinin bir sonucu olarak siyaset müessesine geniş hareket alanı oluşmasına katkıda bulunmuştur. Ancak siyasi iktidarı paylaşma veya siyasi iktidara sahip olma gibi bir hedefi asla söz konusu değildir. Siyaset çok önemli bir müessesedir. Ancak Türkiye demokratikleşmesinin tabanda içselleştirilmesi konusunda Hizmet’in ve sivil toplum kuruluşlarının oynadığı rol hiç bir zaman göz ardı edilmemelidir.

Aynı bakış açısıyla ifade edersek yukarıda vurgulanan insan hakları ve demokratikleşme gibi nedenlerden dolayı insanların siyasi tercihlerde bulunmaları, bir partiye angaje olmaları demek değildir. Burada yapılan, fiilen bazı değerlerin bir parti tarafından sahiplenilmesini desteklemektir. Dolayısıyla, siyasi partiler demokratikleşme gibi konularda daha geri duruma düşerlerse Hizmet’e itibar eden insanların ilgili partilere yönelik tavırlarında değişim kaçınılmazdır.

Hizmet’in, siyasi partilerle anlatılan şekildeki ilişkisi gelişmiş demokrasilerdeki modele tam olarak uyar. Bireyler ve sivil toplum, partilere somut bazı ilkelere sahip olduğu için destek verir. Bütün bireyler ve sivil toplum partizan değildir ve partilere onlara angaje oldukları için değil siyasetlerini doğru gördükleri için oy verirler. Hizmet’in siyasi partilerle kurduğu ilişkideki bu denge esasen bütün toplum için bir sigorta hükmündedir. Geniş kitleleri etkileyebilen Hizmet gibi hareketlerin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesi toplumsal sigorta mekanizmaları gibi düşünülmelidir. Şunu hiç bir zaman unutmamak gerekir ki, Ortadoğu siyasetinin bize verdiği pek çok dersten birisi de şudur: Büyük sosyal hareketlerin partilere, yöneticilere veya hükümetlere angaje olması ve partilerin siyasetleri temsil ettiği demokratik değerler açısından geri bir duruma düştüğü halde bile onları desteklemesi siyasal krizlere yol açmıştır.

Hizmet ve AK Parti

Konuyu daha somut bir düzeye indirirsek, son dönemde tartışılan konulardan birisi de Hizmet ve AK Parti arasındaki ilişkilerdir. Hizmet ve AK Parti arasındaki ilişkiler hakkında birbirinden farklı, bazen zıt pek çok iddia ortaya atılmaktadır. Burada Hizmet’in, AK Parti meselesine bakışını özetlemeden önce bir noktanın hatırlatılmasında fayda bulunuyor: Hizmet’in siyasal partiler meselesine bakışı AK Parti kurulduktan sonra yahut AK Parti ile birlikte ortaya çıkmış bir konu değildir. Hizmet’in yukarıda özetlenen siyasi partilere bakışı çok önceleri oluşmuştur ve Hizmet yine AK Parti’ye kendi geleneksel değerleri çerçevesinde bakmıştır.

Hizmet-AK Parti tartışmaları konusunda Hizmet’in yaklaşımı çok açıktır: AK Parti ile son on yılda Türkiye’de demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, haklar ve özgürlükler ve vesayetin kırılması noktasında ciddi adımların atıldığı ve önemli mesafelerin alındığı bir gerçektir. Bu konuda AK Parti’nin somut hizmetini görmemek yahut küçük görmek haksızlık olur. Hizmet, AK Parti de dâhil memleketin selamete çıkması için gayret eden bütün siyasilere ve siyasi hareketlere karşı her zaman kadirşinastır. Son dönemde, siyasi sorumluluğun muhatabı olarak AK Parti ve idarecileri, çok kritik dönemlerde cesaretle önemli, takdire şayan adımlar atmışlardır. Nitekim bu isabetli siyasetin karşılığı olarak partiye yüzde 50 oy oranına ulaşan bir teveccüh ortaya çıkmıştır. Hizmet’in de bu büyük kitle gibi AK Parti’nin katkılarını teslim etmesinin nedeni AK Parti’nin demokratikleşme, insan hakları, vesayetin kırılması gibi hizmetlere vesile olmasıdır.

Bugün, Hizmet, AK Parti’den bu hedeflerin gerçekleştirilmesi ajandasının muhafaza edilmesinden başka hiç bir şey talep etmemektedir. Demokratikleşmeye taraf olan her kesim gibi Hizmet’in de temel siyasi beklentisi, AK Parti’nin geçen on yılda olduğu gibi demokratikleşmenin güçlendirilmesi ve vesayet kurumlarının karanlık nüfuzunun kırılması siyasetine daha güçlü sahip çıkmasıdır. Hizmet, gerçekleşmesi durumunda bütün Türkiye insanının istifade edeceği bu gayeler dışında başka hiç bir menfaati AK Parti’den beklememektedir.

Diğer yandan bir yerdeki bütün muvaffakiyetler de sadece bir partiye veya bir gruba mal edilemez. O nedenle şunu hatırlamak gerekiyor ki AK Parti döneminde insanımızın takdirini toplayan bu çalışmalarda siyasi iktidarın kararlığı yanında sivil toplum örgütlerinin üzerine düşeni yapmadaki duyarlılığı son derece etkili olmuştur. O nedenle iktidar kadar demokratikleşme sürecine katkıda bulunan öğretmen, işçi, avukat, yargı mensupları, müdür, esnaf, gazeteci, aydın hemen herkesin emeğini takdirle anmak bir zarurettir. Türkiye’de yaşanılan olumlu gelişmeler onlarca yıldır pek çok insanın karşılık beklemeden yaptığı fedakârlıkların da bir meyvesi olarak görülmelidir.

Hizmet ve AK Parti Krizi mi?

Fethullah Gülen Hocaefendi, kırk yılı aşkın bir süredir devam eden konuşmaları, yazıları ve diğer bütün eserlerinde insanı merkeze alan, hukukun üstünlüğüne dikkat çeken, demokrasinin dönülmez bir yol olduğunu vurgulayan, toplumun ahlaki bakımdan takviyesine gayret eden, eğitim ve diyalog çalışmalarının toplumsal uzlaşma ve gelişiminin esasını teşkil ettiğini sözleriyle ifade etmiş ve bunu hayatından örneklerle ortaya koymuştur. Kırk yıl boyunca yaptığı konuşmalar, yazdığı kitaplar en küçük ayrıntısına kadar incelendiği zaman Fethullah Gülen Hocaefendi’nin milleti ve devleti buhrana sokabilecek bir krize yol açabilecek en küçük bir tavırdan dahi büyük bir günah gibi kaçındığı çok açık görülecektir. Hocaefendi, toplumsal ve siyasal krizlere yol açabilecek her türlü kargaşayı reddeder, tavsiyelerini dinleyen insanlara uyum, istikrar ve topluma hizmeti, güzel ahlakı salık verir. Cami kürsülerinde “dövene elsiz, sövene dilsiz" olmayı tavsiye eder. Daha açık ifadeyle milletinin selameti için siyasi yahut bireysel meselelerde kriz çıkarmak bir yana şahsi fedakârlıklar yapmayı tavsiye eder. Hocaefendi’nin ve Hizmet’in bu yaklaşımı “hizmette ileri ücrette geri olmak” prensibinin tatbiki olarak görülmelidir.

Yukarıdaki çerçeveden bakılacak olursa son dönemde AK Parti ve “cemaat” krizi olarak birilerinin ısrarla gündeme getirdiği ve MİT-Yargı üzerinden izah edilmeye çalışılan bu kriz, tamamen Hizmet’in gündemi ve ilgi alanı dışındadır. İddia edildiğinin aksine Hizmet, bu krizin bir tarafında değildir. Aynı şekilde kendisine gönül verenlerin bu tartışmanın bir yerinde olması tasvip edilecek bir durum değildir. İnsanların el ele vererek ülkenin ciddi meselelerin üstüne gitmesinin zorunlu olduğu bir dönemde Hizmet’in krizlere katkı sağlar bir durumda olmasının tahayyülü bile doğru değildir. Fethullah Gülen Hocaefendi, kırk yılı aşkın bir süredir sosyal düzeni bozabilecek fitne ve anarşi gibi tehditler karşısında kendisine gönül verenlere daima temkini, sağduyuyu tavsiye etmiştir.

Daha önceleri Fethullah Gülen Hocaefendi’yi aşırı devletçilikle eleştiren aynı çevreler, bugün onun devleti sıkıntıya sokacak bir krizi tetiklemekle itham etmektedirler. “Cemaat ve AK Parti krizi” bağlamında çeşitli iddialar ortaya atanların bu temel çelişkisi hep akılda tutulmalıdır. Nitekim bir zaman onu “şeriat devleti istiyor” diye eleştirenler daha sonra “memleketi Hıristiyanlaştıracak” diye itham etmekten çekinmemiştir. Çeşitli dönemlerde Hocaefendi hakkında ortaya konulan ithamlar arasındaki böyle derin tutarsızlıklar gözden kaçırılmamalıdır.

Ancak şurası çok açıktır ki dün olduğu gibi bugün de kanunlar çerçevesinde vazifelerini yapmak durumunda olan emniyet ve yargı mensuplarının camia ile irtibatlandırılmaları bir kasıt taşımaktadır. İnsanları yaptıkları işlerin kalitesi ve temsil ettikleri değerlere göre değil de sadece kimliği, rengi, mezhebi ve dini inançları açısından hedef haline getirmek hem tehlikeli hem ilkel bir fiildir. Bir insanı sadece bir düşünceyle ilgisi olduğu için tehlikeli olarak lanse etmek temel insan haklarına da aykırı bir durumdur. Bu açıdan bir insanı sadece Hizmet’e itibar ediyor diye tehlikeli olarak lanse etmek bir temel insan hakları ihlalidir.

Türkiye’de demokratikleşmeyi savunan ve buna karşı cephe alan aktörler dün ortaya çıkmış değildir. Bir başka ifadeyle son iki yüzyıllık siyasi tarihimizde aktörlerin tavırları ve muhtemel iddiaları artık ezberlenmiştir. O nedenle bugün yaptıkları ‘cemaate’ isnat edilen kamu görevlilerine yönelik bu saldırının amacını anlamak için çok zorlanmaya gerek yoktur: Hizmet ve AK Parti’yi sürtüşme zeminine çekerek siyasi iradenin zayıflatılmasını ve Hizmet’in sivil toplum zemininde yaptığı faaliyetlerin engellenmesini sağlamak.

Bugün Türkiye’de vesayet savunucularının işine en çok gelecek durum Hizmet ve AK Parti’nin sürtüşmesidir. Hizmet ve AK Parti’nin ihtilafından mutluluk duyan çevrelerin 367 krizi, AK Parti’nin kapatılması davası, Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi konularda nasıl tavır aldıklarını burada hatırlatmak gerekiyor. Türkiye tarihsel açıdan kritik bir dönemdedir. Bu dönemdeki bütün aktörlerin sorumluluğu çok büyüktür. Demokratik ve gelişmiş Türkiye vizyonunu paylaşan kişilerin bilgi kirliliğine ve maksatlı propagandalara alet olmaması önem arz etmektedir. Vesayetin doğrudan ve geleneksel yollarla memleketi geriye götürmesi çok zorlaşmıştır. Ancak vesayet, bu sefer entrikalarla, dedikodularla velhasıl en kuvvetli insanları bile tuş edebilen zaaflarla karanlık emellerine geniş kulvarlar açabilir.

Hizmet ve Bürokrasi

Şunun altını çizmek gerekiyor ki Hizmet küresel bir hareket olarak her ülkeden ve her seviyeden insanın teveccühünü kazanmıştır. İnsanı merkeze alan ve Mevlanaların, Yunus Emrelerin üslubuyla hizmet eden harekete iş dünyası, akademik camia, siyasi ve bürokrasi dünyasından, sanat ve kültür dünyasından pek çok kişi ilgi duymuş ve destek vermiştir.

Burada iki noktanın altını dikkatle çizmek gerekiyor: Hocaefendi’nin fikirlerinin dünyanın pek çok üniversitesinde ilgi gördüğü gibi master ve doktora tezlerinde tartışılıyor olarak bulmak mümkündür. Nasıl bir Fransız demokrat yahut bir Türk demokrat görmek mümkün ise dünyanın değişik ülkelerinden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce tarzına itibar eden insanlar görmek de mümkündür.

İkinci nokta, Fethullah Gülen Hocaefendi, Türkiye’nin kendi tarihinin ve kültürünün ürettiği meşru bir düşünceyi temsil eder. Hocaefendi ve temsil ettiği düşünce, tarihsel olarak bu kültürün ve medeniyetin içinde kök salmış bir yaklaşımdır. Dolayısıyla toplumumuzun her kesiminden insanların bu değerler ve prensiplere gönül vermesi destek olması hakkıdır ve meşrudur.

Bu açıdan devlet bürokrasisinde de Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanların olması gayet doğaldır. Kaldı ki kanun ve yönetmelikler çerçevesinde kendi devletinde görev yapmanın ‘devleti ele geçirme’ veya ‘sızma’ şeklinde algılanması insafsızlık olacaktır.

Üstelik bu manasız isnattan dolayı Fethullah Gülen Hocaefendi yargılanmış ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunda oy birliği ile beraat etmiştir (Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007/6083 Esas-1328 Karar sayılı ve 05.03.2008 tarihli)

Hizmet ve Basın Özgürlüğü

Yakın zamanda yaptığı bir açıklamada Fethullah Gülen Hocaefendi, “İfade ve basın hürriyetinin geniş bir şekilde uygulanmasına taraftarım. Düşünceleri tamamıyla zıt bile olsa, kendi başlarına gelenleri -haksızlık ederek- benden dahi bilseler, onların da düşünce, fikir ve ifade hürriyetlerini, hür bir şekilde kullanmalarından tarafım” şeklinde çok açık bir pozisyon ortaya koymuştur. Hizmet bu açıklamalarda ifade edildiği üzere basın özgürlüğünü, ifade özgürlüğünün temel bir parçası olarak görür ve onun geniş bir şekilde uygulanmasına taraftardır.

Türkiye’de basın özgürlüğünün kullanılarak Hizmet’e neredeyse düzenli eleştiriler getirildiği unutulmamalıdır. Kamuoyuna mal olan her bir tartışmada bir şekilde Hizmet de eleştirilmektedir. Meselenin ne kadar trajikomik bir noktaya geldiğini göstermek için geçmişte Hizmet’i kamuoyu önünde eleştiren insanların bile ‘Gülen’e yakın adamlar’ olarak sunulduğunu hatırlamak yerinde olacaktır. Üzücü olan ise bu eleştiriler ortaya konulurken ve bu arada Hizmet’e gönül veren insanlar zan altında bırakılırken hiç bir somut delil, adres yahut bir isim zikredilmemektedir.

Öte yandan, değişik platformlarda Hizmet’in ‘devlete sızmış bazı insanlar üzerinden intikamcı duygularla gazetecileri hedef aldığını’ iddia edenler, bu ithamlarını somut olarak adli mekanizmalarda ispatlamak ve haklarını aramakla mükelleftir. Bu kişilerin genel suçlayıcı ifadeler yerine somut iddialarla adli mercilere başvurması ve haklarını aramaları gerekir.

Nihayet, Hizmet’i eleştirmenin imkânsız ve riskli olduğunu iddia edenlerin her şeyden önce Türkiye’de Hizmet’i ve Fethullah Gülen’i en ağır biçimde tenkit eden onlarca kitabın basıldığını ve her gün değişik makalelerin kaleme alındığını bilmeleri gerekmektedir.

http://gyv.org.tr/Haberler/Detay/2014/GYVden%20G%C3%BCndeme%20Dair

Bir hainin kaleminden Erbakan

Dostlar ah dostlar

Biliyorsunuz değil mi ben bir hainim bazılarına göre.

Muhterem, merhum Erbakan’a ihanet etmiş bir adamım ben kimilerine göre. Merhum Erbakan Hoca’nın vefatından hemen önce ağlaya ağlaya Balgat’ta istifa eden bir hain. Numan Kurtulmuş’la birlikte hareket etmeyi tercih edip Saadet Partisi’nde siyaset yapma imkanımız kalmadı diyerek istifa edenlerden olduğum için kimilerince ihanetle suçlananlardanım.

Allah biliyor niye ayrılmak zorunda kaldığımızı, sen de biliyordun aslında Muhterem Hocam. Senin de bildiğini bildiğim için aleyhime de olsa bana ve bize söylediğini bile bile her açıklamanı yayınladık o dönemde Gazeteboyut’ta muhterem Hocam.

Biliyorduk ki; senin bize kızman ve ikaz etmen bize zarar vermezdi. Senin hiçbir sözün dokunmadı bize. O Erbakan’dır dedik, söylemeye, kızmaya, ikaz etmeye hakkı var dedik.

Üzüldüğüm tek şey hastane sürecinde ekrana yansıtılan görüntüydü Hocam. Belki de o yayının yapılmasını da sen istemiştin ama o görüntüydü asıl beni üzen Hocam.

Senden çok şey öğrendik. Sadece biz değil dünya Müslümanları senden çok şey öğrendi. İddia sahibiydin ve son nefesine kadar o iddianın gerçekleşmesi için çalıştın. Sen o iddiaya “Milli Görüş” adını verdin. Çok insan yetiştirdin davaya hizmet sevdalısı. Kimi seni çok iyi anladı kimi de anladığını zannetti. Yetiştirdiklerinden bazıları şimdi Hükümet etmekte, bazıları Saadet Partisi’nde, bazıları da Has Parti’de benim gibi. Partilerin tabelaları farklı ama herkes hala bizi Milli Görüşçü diye tanıyor ve biliyor.

En çok eleştirdiğin AK Parti’deki talebelerin sağa sola savruldu, biraz dağıldı ve iktidar nimetlerinden fazlaca istifade ettikleri için büyük imtihanlardan geçtiler, geçiyorlar ama yine de seni hep hayırla anıyorlar. Has Parti’de olan bizler de seni hep hayırla ve hasretle anıyoruz, zorluklar karşısında eğilmeden, bükülmeden, ayaklarımızın üzerinde durmaya çalışarak daha yeni bir dil ve üslupla mücadeleyi sürdürüyoruz. Saadet Partisi’ndeki dostlarımızda senin mücadeleni daha fazla sahiplenerek ilerlemeye çalışıyorlar ve mücadelelerini sürdürüyorlar. Elbette senin yerin hiçbir zaman doldurulamadı, doldurulamaz da ama herkes doğru bildiklerinin peşinde ilerlemeye çalışıyor işte ne yapalım Hocam.

Kimbilir belki de sen böyle olmasını istedin bilemiyoruz. Belki de ömrünün son günlerinde AK Parti’nin de, Has Parti’nin de, SP’nin de ayrı ayrı birer çatı olmasını arzu ettin, bilemiyorum. Bu ayrılıklar elbette zahiren bakıldığında bizi üzdü ama belki de sen, bu ülkenin hem iktidarı, hem iktidar alternatifi olabilecek muhalefeti de senin talebelerinden olsun istedin.

Bazen şöyle durup düşünüyorum da Hocam; şimdi Başbakan Erdoğan olmasa onun yerine kim olabilir diye, yine ilk akla gelen senin yetiştirdiğin isimler oluyor. Öyle anketler filan değil tabii bizim ölçümüz meselenin daha bize dönük kısmından baktığımızda gördüğümüz tablo böyle Hocam.

Elbette mesele iktidar olmak, muhalefet yapmak değil biliyoruz, öğrendik artık Hocam.

Mesele insana ve yeryüzüne islami ve insani bir şuurla bakmak.

Hülasa Hocam, aramızdan ayrılalı 1 yıl oldu ama Fatih Camii’ndeki o muhteşem uğurlama hala hepimizin zihninde taptaze. Hayatta iken seni çok yorduk biliyoruz.

Muhterem Hocam seni hep hayırla ve dua ile anıyoruz, anacağız.

Benim için hakkıyla seni anmak, samimiyetle ve vecd üzere okunacak Fatihalar, Yasinler ve dualardır.

Bize çok şey öğrettin, görevini hakkıyla ifa ettin ve Baki aleme göç ettin.

Kimilerine göre bir hainde olsam diyorum ki; Sen hepimizin, her zaman Erbakan Hocasısın.

Ali Öztürk / Gazeteboyut

http://www.gazeteboyut.com/bir-hainin-kaleminden-erbakan

Fethullah Gülen 28 Şubatta ne yaptı?

ŞUNLARI yaptı:

- Ordunun dönemin hükümetinden daha demokrat olduğunu söyledi.

- Refah Partisi’nden ayrışmaya çalıştı.

- “Ben Erbakan gibi değilim, daha hoşgörülüyüm” mesajı verdi.

- En kritik günlerde Erbakan’a “istifa et” çağrısı yaptı.

- 28 Şubat’ın egemenleriyle diyalog yollarını aradı.

- Bu arada Refahyol hükümeti devrilip yerine yeni hükümet kurulduğunda Zaman gazetesi 9 sütuna “Hayırlı olsun. İşte kardeş kavgasına son verecek hükümet” manşetini attı.

Yani?

Fethullah Gülen direnmedi. Direnmediği gibi işbirliğine de açık durdu.

*

Yeni Türkiye’de…

- Ortalık 28 Şubat diye inlerken…

- Zalimler deşifre edilirken…

- Mazlumlar anılarını anlatırken…

- Herkeslere “sen 28 Şubat’ta neredeydin” sorusu sorulurken…

- Sincan’da tankların geçtiği caddede eylemler yapılırken…

- 28 Şubat belgeselleri ekranları kuşatırken…

Fethullah Gülen’in 28 Şubat’ta nerede durduğu sorusu hiç sorulmuyor.

28 Şubat’a dair her şeyi açıkça konuşuyoruz, tartışıyoruz, hiçbir eksik bırakmıyoruz, her türlü anımsatmayı yapıyoruz ama nedense sözü bir türlü Fethullah Gülen’in duruşuna getirmiyoruz.

*

Anlayışsız değilim.

Fethullah Gülen…

- 28 Şubat’ta kaybedeceği çok şey olduğunu düşünmüş olabilir.

- Okulların kapılarına kilit vurma tehlikesini hissetmiş olabilir.

- Refah’ın yanlış stratejilerle kendisini de hedef haline getirdiğini düşünmüş olabilir.

- “Hizmet”in büyük darbe alacağına inanmış olabilir.

Bütün bunları anlayabilirim.

Ama bu anlayışım, ancak bunların ifade edilmesi halinde söz konusu olur.

Ortalığın “28 Şubat” diye inlediği, “28 Şubat’a itiraz etmeyenin dövüldüğü” bir günde…

28 Şubat’ta karşı destan yazan Gülen Hareketi’ne mensup kalemlerin, önce sağlam bir 28 Şubat muhasebesi yapmaları, ancak ondan sonra 28 Şubat’a karşı kalem sallamaları gerekir.

*

Gülen Hareketi, bu konuda “hiçbir şey olmamış gibi” yapma lüksüne sahip değildir.

Çünkü…

“Demokrasi” biraz da…

Hiç kimseye hiçbir zaman hiçbir şey olmamış gibi yapma fırsatı sunulmayan rejimin adıdır.

28 Şubat, Erbakan ve cemaatler

Bundan 15 sene önce 28 Şubat günü bürokratik merkezi elinde tutan sert çekirdek yönetime el koymuştu.

Bu seferki yöntem 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerindeki gibi "kanlı", 12 Mart muhtırasındaki gibi "uyarı" değildi; askerlerin merkezde yer aldığı yüksek yargı, üniversiteler, bir kısım medya, merkez sağ ve merkez sol partiler, büyük sermaye ve sivil devlet kuruluşları aktör olarak rol oynuyorlardı. Askerleri ön cepheye sürenler halkın cebinden doğrudan 74, dolaylı olarak 250 milyar dolar parayı alıp ceplerine doldurdular. Çok az asker "nasıl bir oyunda kullanıldıkları"nı fark etti.

Gerçek şu ki, 28 Şubat bin yıl sürmedi, 5 sene sonra büyük bir toplumsal dalganın desteğinde darbenin mağdurlarını 3 Kasım 2002′de iktidara taşıdı. O iktidar hâlâ ayakta, lideri R.Tayyip Erdoğan ve partisinin oy oranı yüzde 54,5. O darbenin mağduru Fethullah Hocaefendi hâlâ hicretin gurbet diyarında, ama dünyanın neredeyse her ülkesinde "iyi Müslüman iyi insandır" idealini pratikte yaşayan ve yaşatan okullarıyla hizmet veriyor.

"Postmodern darbe"nin "post"u uygunsuz bir niteleme, zira Sincan’da tanklar yürüdü ve askerlerin ağzından Hürriyet gazetesi manşetten "Gerekirse silah kullanırız" tehdidinde bulundu. Umarız, 28 Şubat darbesini soruşturan savcıların dosyalarında bu suçlar da yer almaktadır. Zulmen iktidardan düşürülmek istenen rahmetli Erbakan, imkânlarını son noktasına kadar kullandı, sonra "bu tehdit, şantaj ve hukuk dışı müdahalenin tarihsel yürüyüşümüzde ancak bir virgül" olabileceğini söyleyerek istifasını verdi.

Bu ülke, siyaset yapan Müslümanlara, cemaatlere, tarikatlara, bağımsız gruplarına ve Müslüman entelektüellerine çok şey borçludur. Hepimizin Fethullah Gülen Hocaefendi’ye, Mahmut Hocaefendi’ye, rahmetli Zahid Kotku Hazretleri’ne, Es’ad Coşan Hoca’ya, rahmetli Erbakan Hoca’ya, Muhammed Raşid Erol’a, Hüseyin Hilmi Işık’a, Sami Efendi’ye, Said Çekmegil’e, Ercüment Özkan ve burada isimlerini zikremediklerime şükran borcumuz var. Her biri büyük bir nehre birer ırmak gibi su taşıdılar, el’an taşımaya devam ediyorlar. Meşrep ve üslupları, içtihat ve usulleri farklı olsa da; yol üstünde nahoş olaylar yaşansa, kazalar vuku bulsa da; Hüseyin için ağlayıp Yezid’le iş tutanları çıksa da, son tahlilde akışın mecrası, yönelimi ve akacağı büyük derya değişmez. Kim meşrep ve üslup, içtihat ve usul farkını kutuplaşma, çatışma sebebi haline getirirse "katilden beter fitne" ateşine odun taşımış olur.

Geçen sene bu günlerde Hakk’ın rahmetine uğurladığımız Erbakan Hoca, geniş dindar bir kitleyi kanuni siyasete soktu. 19. yüzyıl ikinci yarısında başlayan İslamcı siyasi geleneği "Milli Görüş" adı altında devam ettirdi; Mısır, Suriye, Cezayir vb. bölgelerde Müslümanların acı yaşamasına sebebiyet veren şiddet ve terör dışında "temkin yolu"yla da toplumsal değişimin mümkün olduğunu göstermiş oldu.

Bunun önemi şudur. Devlet, bürokratik iktidarının devamını "güvenlik" konseptine oturtmuştur, bu 1925′ten beri öyledir. Bu yüzden Kürt isyanları ve PKK’nin kullandığı şiddet ve silahlı mücadele yöntemi; 1970-1980 arası 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışması bu iktidarın devamını sağlayan enstrümanlar olarak fonksiyon gördü, el’an görmeye devam etmektedir. Milli Görüş, Nur cemaatlerinin tümü, Akıncılar, MGV, tarikatlere mensup gençler bu yöntemlere tevessül etmediler, basiret sahibi liderleri buna cevaz vermediler ve daima kazançlı çıktılar. Metin Yüksel ve Sedat Yenigün’ün şehadeti tesadüfi değildi, hamdolsun provokasyonlara teenniyle cevap verildi.

Erbakan Hoca, "Adil düzen"i, "İslam kardeşliği"ni, kendi köklerinden beslenen bir kimlik tanımını, "ahlak ve manevi değerlerin önemi"ni ve büyük bir bölgesel entegrasyon olup Abdülhamit’ten beri ölmeyen bir ideal olan "İslam Birliği"ni siyasete soktu.

"Bu iş Erbakan’ın kafasıyla olmaz" diye eleştirenler, onun "ideal politiği, reel politiğin önüne koyan" büyük siyasi ve ahlaki tutumunu anlamadılar, reel politiğe göre siyaset yapmanın ve yönetmenin insanı ilkesiz pragmatizme ve hatta oportünizme götüreceği gerçeğini göremediler. Erbakan Hoca, hiçbir zaman İslami referanslarını unutmadı. Onu rahmetle anıyoruz.

Ali Bulaç

http://www.8sutun.com/28-Şubat-Erbakan-ve-cemaatler-_125203.html

Fatih Erbakan: AK Parti’nin önünü babam açtı

Siyasetin yeni isimlerinden Fatih Erbakan babasını anlattı. Babasının 28 Şubat’ta dik durduğu için bedel ödediğinin altını çizen oğul Erbakan, AK Parti’nin önünü de babasının açtığını ileri sürdü.

Fatih Altaylı’nın hazırlayıp sunduğu Teke Tek programına katılan, merhum Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan 28 Şubat sürecinde babasının ve ailesinin yaşadıklarını anlattı.

Fatih Erbakan, babasının 28 Şubat kararlarının altına attığı imzasıyla ilgili olarak da babasının kararların altına şerh koyarak imza attığını belirterek, "Dik durmasa bu kadar bedel öder miydi?" dedi.

"YAŞADIKLARINI SİNEYE ÇEKTİ İÇİNE ATTI"

12 Eylül darbesi sırasında İzmir Uzunada’da zorunlu ikamete maruz bırakıldığında henüz 1 yaşında olduğunu söyleyen Fatih Erbakan, babasının 12 Eylül gibi 28 Şubat sürecinde de sıkıntılar yaşadığını ancak her zaman son derece vatanını ve milletini seven biri olarak yaşananları sineye çektiğini ve içine attığını anlattı. Fatih Erbakan, "Morale ihtiyacı varken kendisi moral vermek durumunda kaldı" dedi.

"DİK DURMASA BU KADAR BEDEL ÖDER MİYDİ?"

Fatih Erbakan, babasının eleştirilen 9 saatlik MGK toplantısında 28 Şubat kararlarının altına attığı imzasıyla ilgili olarak da babasının kararların altına şerh koyarak imza attığını belirterek, "Babam onların okuduğu laiklik ilkesinin ikinci paragrafını okuyarak devletin vatandaşlarının din ve vicdan hürriyetini, insan haklarını korumakla yükümlü olduğunu söyledi. Oradakilere anayasayı korumaya çalışırken anayasanın bir diğer ilkesine karşı çıktıklarını gösterdi. Babam imzalanması istenen maddelerle ilgili olarak ‘Bu maddeler, Bakanlar ve devletin uzmanları tarafından ‘Anayasaya uygun mudur, değil midir?’ incelenecek. Bunun sonucuna göre karar verilecek’ şeklinde bir imza attı. ‘Bu maddeler kabul edilsin’ diye bir imza atılmamıştır. Dik durulması gerektiği yönünde eleştiriler var. Dik durulmasa, talepler kabul edilseydi; hükümet düşürülür, Refah Partisi kapatılır mıydı. Erbakan siyasi yasaklı hale getirilir miydi. Bu bedeller ödenir, bu davalar açılır mıydı" ifadelerini kullandı.

"HESAP SORMAZ, İNTİKAM ALMAZDI"

Babasının sorunların medeni bir şekilde, konuşarak çözülmesinden yana olan biri olduğunu hiçbir zaman kavga etmek, çatışmak gibi bir tarzının olmadığını belirten Fatih Erbakan, "İslami hassasiyetleri yoğun biri olan babamın hesap sormak, hapse göndermek, intikam almak gibi yollara hiçbir zaman başvuracağını sanmıyorum" dedi.

Altaylı’nın Fikret Bila’nın "Erbakan, tankın üzerine çıktı da biz mi yazmadık" yorumunu hatırlatması üzerine babasının Türkiye için yaptığı hizmetleri sayan Fatih Erbakan, "Haksızlığa uğradığını, yalnız bırakıldığını düşünüyoruz. O dönemde medya, siyaset ve iş çevrelerinden desteği bir kenara bırakın, tam olarak karşısında yer alındı. Ağır şartlar ve ortam vardı. Ne yapsa kabahat olarak değerlendirilecekti" diye konuştu.

"İCRAATLARI AK PARTİ’NİN YOLUNU AÇTI"

Başbakanlıkta tarikat liderlerinin ağırlanması ve Kudüs Gecesi gibi faaliyetlerin siyasi hata olup olmadığı yönündeki soruya Fatih Erbakan, "Herşeyin bir ilki vardır. O dönemde belki de o adımların atılması gerekliydi. İlk defa türbanlı bir kadının meclise girmesi gibi. Bu adımlar sonraki süreçlerde bu konudaki adımların daha rahat atılması için aslında kendini bir anlamda kurban etti de denebilir. Bu adımlar atılmasa başörtülü eşi olan bir cumhurbaşkanı Çankaya’da bulunamayacaktı. Bu adımlar atılmadığı zaman sürecin normalleşmesine katkıda bulunmak mümkün olmazdı. Bunu da hata olarak görmüyorum. O gece gelenlerin fiziksel görünümleri dikkat çekti. Halbuki o insanlar asla ve asla cumhuriyete, rejime, devlete düşman olacak insanlar değil. Tam tersine devletini, milletini seven ve milletin aslında çoğunluğunu temsil eden insanlardır" dedi.

Erbakan Altaylı’nın sözlerinin "Babanız bunları yapmasaydı bugünkü AK Parti iktidarı bu kadar rahat olamazdı. Babam bir anlamda bugünkü iktidarın yapabildiklerinin yolunu açtı" anlamına mı geldiğini sorması üzerine "Evet tam olarak öyle söylüyorum" diye konuştu.

"(KANLI MI OLACAK, KANSIZ MI OLACAK?) SÖZLERİ ÇARPITILDI"

Necmettin Erbakan’ın "Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?" sözlerinin o dönemde Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni Refah Partisi’nin kazanmasının ardından "Kanımız pahasına da olsa direneceğiz" diyen CHP’lilere karşılık olarak söylendiğini belirten Fatih Erbakan, bu sözlerinin maksatlı bir şekilde çarpıtıldığını vurguladı.

ERDOĞAN PLANLI BİR ŞEKİLDE İKTİDARA GETİRİLDİ

Recep Tayyip Erdoğan’ın planlı bir şekilde iktidara getirildiğini iddia eden Fatih Erbakan, "Öncelikle AK Parti’nin önünün açılması için pek çok olay yaşandı. Bunların en önemlisi Refah Partisi’nin kapatılmasıdır. Diğeri babamın siyaset yasağıdır. Alan açıldı, ortam temizlendi. Bundan faydalandılar. Bu dikkat çekici. 1994 seçimlerinde Erdoğan’ı vatan hainliğiyle suçlayan medya kuruluşları, birdenbire 3-4 sene içinde destekleyen noktaya geldiler. Buradaki ince nokta var, iyi görmek lazım. Batılı bir düşünürün rüya görürken de gerçek hayattaymış gibi hissettiklerini anlattığı sözünden yola çıkarsak, o zaman bu yaşadığımız hayatın rüya olmadığını bana kim ispat edebilir. Şimdi diyoruz ki 15 sene önce yaşananlar aslında nasıl büyük bir planın ürünüymüş. Görememişiz, şimdi fark ediyoruz. Şu anda yaşadıklarımız da bir rüya olabilir mi? 15 sene sonra görürsek ne yapacağız. İnşallah rüya devam etmiyordur" dedi.

"GAZZE İÇİN (ONE MİNUTE) DERKEN IRAK İÇİN NİYE DEMEDİK"

Fatih Erbakan, Başbakan Erdoğan’ın İsrail yönetimiyle ters düşmelerinin hatırlatılması üzerine Necmettin Erbakan’ın sözüyle cevap vererek, "Dünya siyonizmi ve İsrail öylesine usta ve tecrübelidir ki bir insana (Ben hiç dünya siyonizminin planlarına alet olur muyum?) türküsünü söylete söylete kendine hizmet ettirir. Yapılan icraatlara bakılması lazım. ABD’nin Irak operasyonuna verilen tam destek ve Kıbrıs’ta Annan Planı’na verilen tam destek. Gazze’ye ‘One minute’ derken Irak’ta 1 milyon insan ölürken niye demedik" ifadelerini kullandı.

"28 ŞUBAT YAŞANMASAYDI, 27 NİSAN’DA RESTLEŞMEYİ DE KİMSE YAPAMAZDI"

Fatih Altaylı’nın, "27 Nisan e-muhtırasına Başbakan Erdoğan’ın verdiği tepkiyi, Necmettin Erbakan’ın 28 Şubat’ta gösterebilir miydi?" sorusuna Fatih Erbakan, iki dönemdeki şartların çok farklı olduğunu belirterek, "O dönemde her alanda bir ilk yaşanıyor. Medya, siyaset ve sermaye çevrelerinde çok büyük bir tedirginlik ve mesafeli bir yaklaşım söz konusu. O dönemde sahip olunan güçle böyle bir tutum içine girilmesi zor olurdu. Olsa da istenen sonucu vermeyebilirdi. 27 Nisan’da tabi halk çok daha bilinçlenmiş, süreçler çok daha fazla normalleşmiş. Böyle bir ortamda restleşmek çok daha mümkün. 28 Şubat yaşanmasaydı, bugün bu restleşmeyi de kimse yapamazdı" dedi.

"CÜBBELİ HOCA’YA KOMPLO YAPILDIĞI YÖNÜNDE BİR İNTİBA VAR"

AK Parti hükümeti ve Fethullah Gülen cemaati arasında yaşandığı iddia edilen krizin arka planından haberdar olmadıklarını söyleyen Fatih Erbakan, Cübbeli Ahmet Hoca’nın tutuklanmasıyla ilgili olarak da, "Cübbeli Hoca, televizyonlardan takip ettiğimiz kadarıyla İslam’ın özüne uygun vaaz eden bir hocamızdır. Kurgulanmış bir komplo olduğu yönünde bir intiba var" diye konuştu.

http://www.8sutun.com/Erbakan–AK-Partinin-önünü-babam-açtı_125156.html

Erbakan: O maddeleri çöpe at paşa!

MGK kararlarını imzalatmaya gelen MGK Genel Sekreteri’ne Erbakan’ın cevabı: "Paşa bırak bu kararları. Ahiretini kurtarmaya bak. Bunların doğru olduğuna inanırsan imanını zedelersin."

Recai Kutan, tam 62 yıl Erbakan Hoca ile yol arkadaşı. En zor günlerde O’nun yanında oldu. Refah kapatılınca FP’ye Genel Başkanlık yaptı. 28 Şubat sürecini en yakından yaşayan duayen bir siyasetçi. İşte Kutan’ın o dönemi ilişkin anlattıkları: “Hoca’nın hiç kimsede görülmeyen muhteşem bir moral yapısı vardı. Bir güne bir gün yıkıldığını, demoralize olduğunu hiç görmedim. Bizim de moralimizi yüksek tutmak bakımından orda yaşananları geldi anlattı. “Ama bunlardan bir şey çıkacağı yok” dedi. Diyordu ki; “Cuntacılar ordumuzu temsil etmez. Görevim milletle orduyu karşı karşıya getirmemek.”

MGK’da alınan kararlar sizi şaşırttı mı?

Aşağı yukarı böyle bir durum olacağını tahmin ediyorduk. Hatta ‘Hoca orada yapa yalnız kalacak’ diyorduk, çünkü orada Hoca’nın dışındakilerin tamamı DYP’li idi. Tansu Çiller hanımın yapısını, düşüncesini de gayet iyi biliyorduk. Koalisyon olmadan evvel hiçbir parti liderinin söylemediklerini bize söylemişti. Biz Demirel’in de onlarla birlikte olduğunu biliyorduk. Endişeliydik. Bazı arkadaşlar, Hoca bunları kabul etmediği taktirde 12 Mart gibi bir durum olur mu olmaz mı diye endişeliydi. Ancak çoğunluk bir askeri müdahale olamayacağını düşünüyordu.

Aranızda istifayı hiç konuştunuz mu?

Niye istifa edelim. Adamların İstedikleri o zaten. Biz ayrılalım istiyorlar zaten. Ekmeğine niye yağ sürelim. Samimi olarak inanıyorduk ki bu hükümet Türkiye’ye hayırlı hizmetler yapacak bir hükümet. Nitekim ülke düzelmeye başlamıştı.

28 Şubat MGK’sında alınan kararları Erbakan Hoca yaklaşık bir hafta imzalamadı. O süreçte MGK Genel Sekreteri İlhan Kılınç Başbakan Erbakan’a kararlar için gelip gidiyordu. Aralarında nasıl bir diyalog yaşandı acaba?

İlhan Kılınç gidip geliyordu. Hatta Hoca ona bir nasihatte de bulundu. Dedi ki; ‘otur şu karşıma, ben senin abin yaşındayım. ‘Bak sen gidip geliyorsun. Sana git şunları şunları söyle diyorlar. Sen de gidip geliyorsun. Bu işin dünyası var ahireti var. Bırak bu maddeleri, onları çöpe at ahiretini kurtarmaya bak. Elbette görevin, yapacağını yap da, ancak bu işin doğru olduğuna inanma. Aksi halde bu senin imanını büyük ölçüde zedeler. Bunu da sana tavsiye ediyorum’ diye nasihatte de bulunmuştu Hoca.

Tepkisi ne olmuştu İlhan Kılınç’ın?

Hiçbir cevap yok tabi.. Yalnız saygılıydı adam.

Asker niye istemedi sizi?

Sebebi gayet basit. Bir defa farklıyız. Mevcut olan partiler zihniyet olarak birbirlerine çok yakınlar. Biz onlardan farklı bazı değerlere sahibiz. Maddi ve manevi kalkınmanın atbaşı olmasından yanayız. İttihat ve Terakki’den beri ‘irtica’ diye kavram ortaya atılmış. Hakikaten bizden ne istediklerini anlamak mümkün değil.

Arda arda dört parti niçin kapatıldı? Erbakan ve arkadaşları niye hapis yattı? Bu sorulara cevap bulamıyoruz. Yürüyen Ergenekon davasına bakınca, o dönemle bir bağlantı kurduğunuz oluyor mu?

Puzzle parçaları gibi parçaları birleştirdiğim oluyor. 28 Şubat’ı yapanların önemli bir kısmı bu olayların içinde. Bir kısmı da mutlaka olacak. 28 Şubat daha inceleme noktasına gelmedi. Ama gelecek. Öyle görünüyor. O zaman görülecek ki bunlar hem 28 Şubat’ta hem Balyoz’da olan kimseler. AK Parti’ye de karşılar çünkü ‘bunların geçmişini biliyoruz. Hocanın talebeleri’ anlayışındalar..

Kavakçı’yı Meclis’e kim getirdi hala bilmiyorum

FP’nin Genel Başkanıydınız. Merve Kavakçı Meclis’e geldi. Siz mi istediniz Kavakçı’nın Meclis’e gelmesini?

O zaman en yaşlı üye Ali Rıza Septioğlu Meclis’i o açacak.. Görüştük, ‘Hemşehrim’ dedik. ‘Biz Merve’yi gündüz Meclis’e getirmeyeceğiz bu aşağı yukarı gece yarısına kadar sürer. Halk Partililer dağılır. Biz o zaman Merve’yi getiririz. Yemin eder” dedik. Mutabık kaldık. Sonra ne oldu bitti, ne bitti bilmiyorum, ara bir yerde baktık Nazlı Ilıcak’la geldiler. Meclis’e geldiklerinden bizim haberimiz yoktu. O saatte geleceklerini bilmiyorduk. Önceden sıkık sıkı tenbih ettik ki, ‘gece geleceksin’ diye. O da ‘tamam’ demişti. Ondan sonra da hanımcağızın başına gelmedik kalmadı.

Asker Türkiye’den sonra ülkeleri de ‘ irtica yanlısı’ diye ikiye bölmüş

28 Şubat sürecinde Genelkurmay Karargahı’nda yüksek yargı mensuplarına verilen ‘İrtica brifingleri’nde, Türkiye’deki riskli iller ayrımından sonra, ‘İrticai örgütlere dış destek’ başlığı altında ‘irtica yanlısı devletler’ haritası yapıldığı da ortaya çıktı.

Belgelerde İran, Libya, Suudi Arabistan ve Sudan’ın Türkiye’de ‘şeriat esaslarına dayalı rejim kurmak için maddi, manevi her türlü yardım’ yaptıkları, İran’ın Türkiye’de ‘savaş çıkarabileceği’, Türkiye’nin ise bu ‘müdahalelere sessiz kaldığı’ öne sürülüyor. Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir ve Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel’in öncülüğünde Haziran ayında, Genelkurmay Karargahı Orbay Salonu’nda verilen ‘irtica brifingleri’nde, Suudi Arabistan’ın “İrtica eğilimi olan milletvekilleri ve bürokratlara ilave hac imkanı sağladığı” iddiası bile var.

BÇG’nin hedefi dindarlar

‘İrtica brifingi’ belgesinde 28 Şubat 1997 tarihte yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınan kararlar doğrultusunda, “ülke gündeminde öncelik alan ‘irtica’ tehdidinin takibi için başlangıçta Genelkurmay Başkanlığı’nda bir ‘Batı Kriz Masası’ teşkil edildiği belirtiliyor. Belgede Batı Çalışma Grubu’nun yürüteceği Batı Hareket Konsepti kapsamında şu faaliyetlerin yürütüleceği belirtiliyor:

TÜRKİYE İYİ YOLDA

Türkiye sizce iyi yolda mı, Hükümet başarılı mı?

Türkiye’nin genel gidişinin iyi istikamette olduğuna dair benim kanaatim var. Bakanlar kurulunda iyi niyetle gayret gösteren bir kısmı da bizim eski arkadaşlarımız var. Benim için mühim olan bunların başarılı olmalarıdır. Ülkenin buna ihtiyacı var. Elbette başarılı oldukları çok mesele var. Erbakan Hoca da, tabii haklarını helal etti bu kardeşlerimize, ben şahidim..

HOCA RÜYALARIMA GİRİYOR

Merhum Necmettin Erbakan’sız geçen bir yılda ne gibi boşluklar hissettiniz, rüyanızda gördünüz mü?

Hoca’yla hukukum 1947’de başlıyor. İstanbul Teknik Üniversitesi(İTÜ)’ne girdiğimde Hoca son sınıftaydı. Ondan sonra vefatına kadar hep yanındaydım. Devlet hizmetinde iken de yakın ilişkideydim. Tutukevinde iken de beraber kaldım.

Elbette her vesileyle yokluğunu hissediyorum. Bazen ölmemiş gibi davranıyorum. Bundan bir süre önce yine enteresan bir rüya gördüm. Çocuklarıyla ilgili konuştu. Tabii çocukları özellikle Fatih bize emanet. O vesileyle ilgili çocukların durumuyla ilgilensen diyordu. Bazen de hiç ölmemiş gibi yine uzun yolculuklara çıkıyoruz tıpkı eski günlerdeki gibi.

Refah olarak MGK sonrası pes etmeme kararı aldık

Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk, Erbakan Hoca ile 1954’de İTÜ’’ye girince tanıştıklarını belirterek,”O zaman genç bir doçentti. Bir mescitte buluşurduk. Cumartesi akşamları toplanır sohbet yapardık. Sonra yollarımız ayrılmadı” diyor.

28 Şubat MGK’sı yapılırken siz dışardaydınız. Kendi aranızda ne düşünüyordunuz?

Toplantı uzadıkça, bir çok kimse inanmaz ama biz Erbakan Hoca’nın bunların üstesinden geleceğine inanıyorduk. Biliyorduk ki, Hoca hiçbir zaman pes etmez. Bizde toplandık ve ‘Bunlardan bir şey çıkmaz, aynen devam’ kararı aldık. Ne olursa olsun. Meral Akşener, ‘büyük bir ter basmıştı. Hoca konuştukça öyle bir rahatladım ki’ diye anlatmıştı.

Hiç ‘bırakalım hükümeti’ dediğiniz oldu mu?

Biz onu diyemeyiz. Biz Allah’a inanmış bir topluluğuz. Yunus Peygambere. Bize yapılandan çok daha ağırı yapılmıştı. Kavmini bırakıp gitti. Görevini bıraktı. Gemiden denize düştü, balık yuttu. Dua etti, pişman oldu, tekrar kavmine gönderildi. Bir topluluk isterse yanlış iş yapsın, ‘görevli kimse sonuna kadar görevini yapması gerekir’ diye inanıyoruz. Hoca, çok metin bir şekilde ‘Biz görevimizi yaparız, sonrası Allah’ın takdiri’ dedi.

O günlerde yaşananlar, tankların yürümesi eşlerinize, çocuklarınıza nasıl anlattınız gelişmeleri?

Bizim için hiç zerre kadar önemi yoktu. Tank mı gelmiş, başka şeymiş.. Taktir böyleyse, ne yapabiliriz.. O MGK ve yaşananları evdekileri korkutacak şekilde anlatmadık tabii. Ölçülü hareket ederiz. Bize eşimiz ve çocuklarımız gazetelerden daha çok inanır.

Ergenekon’dan içeri alınan subaylar için ‘ABD karşıtı oldukları için alındılar’ diyorsunuz. Oysa aynı isimler size de karşı değil miydi?

Ben ‘bu subaylar bize karşı değil’ demiyorum ki. Bize karşı olan ABD’ye de karşı olamaz mı? Bunu söyleyince bir çok kimse ‘Ergenekon’u savunuyor’ diyor. Oysa bunlar bizim dört defa partimizi kapattılar, bunları ben niye savunacağım. Bu mahkemede bunlar ceza alırsa ‘suçlu’ derim. İyi ama ‘balans ayarı yaptık’ diyenler niye alınmıyor içeri. Ben buna dikkat çekiyorum. Daha büyük tehlike var, ‘İran’a saldırı için Amerikan karşıtları alınıyor’ diyorum. 28 Şubat Türkiye’ye 50 yılını kaybettirdi. Ardında ise ABD var. ABD ise tamamen Siyonizmin kontrolündedir.

BÇG’NİN HAREKAT KONSEPTİ

BRİFİNGLERLE ANLATILANLAR

İrtica ile mücadeleye öncelik verilecek.

Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde irticai unsurlara yaşam hakkı tanınmayacak.

Demokratik kitle örgütleri ile Atatürkçü kurum, kuruluş, dernek, basın ve yayın organlarının organize olmaları sağlanacak ve kamuoyu bilinçlendirilecek.

Laik kesime herşeyi Türk Silahlı Kuvvetlerinden beklememeleri mesajı verilecek.

Devlet organlarındaki köktendinci kadrolaşma takip edilecek ve yasal takibat yapılması sağlanacak

Er, erbaş ve yedek subayların bu konuda eğitilmesi sağlanacak.

Psikolojik harekat planları geliştirilecek ve uygulanacak

EMASYA ve Sıkıyönetim planları bu tehdide göre tekrar gözden geçirilecek

İrticaya karşı güvenilir bir istihbarat ağı oluşturulacak

Batı Harekat Konsepti esaslarının tahakkuku maksadıyla Batı Eylem Planı hazırlanmış ve kuvvet komutanlıkları Jandarma Genel Komutanlığı ile koordineli olark uygulanmaktadır.

Muharrem Coşkun’un haberi / STAR GAZETE

http://www.haber7.com/haber/20120227/Erbakan-O-maddeleri-cope-at-pasa.php

Zeynep Erbakan evdeki o günü anlattı

Muharrem Coşkun’un haberi

Türkiye’nin hak etmediği karanlık dönem, ‘postmodern darbe’nin üzerinden tam 15 yıl geçti. 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarıyla başlayan süreç, hiç şüphesiz en başta halkı mağdur etti. Zira bu süreçte bini aşkın subay ordudan atıldı, yüzlerce başörtülünün eğitim hakkı elinden alındı. Binlercesi bağrına taş basarak evine döndü, onlarcası psikolojik temellihastalıklara yakalandı. Ülkenin teminatı olacak gençleri manevi olarak besleyecek Kur’an kursları ve İmam Hatip Okullarının çoğunun kapısına çıkarılan engellerle kilit vuruldu. Bankalar boşaltıldı, ekonomi felç oldu. Peki dönemin yakın tanıkları o günlerde neler yaşamışlardı?

Örneğin 28 Şubat tarihi MGK’sının yaşandığı o günün gecesi Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın evinde nasıl bir hava vardı. Erbakan’ın o kararları imzalamamak için direndiği bir hafta süresince, kendine gelip giden General İlhan Kılınç’la arasında nasıl bir diyalog geçmişti? Ve daha onlarca soru. O günleri konuştuğumuz tanıkların ortak talebi ise netti: 28 Şubat darbecilerinden mutlaka hesap sorulmalıydı.

- 28 Şubat sürecine geçmeden, isterseniz bize biraz babanız Necmettin Erbakan’ı anlatır mısınız?

En önemsediği konulardan biri Sabah Namazı’ydı. Güne onunla başlardı. Sinirlendiği anda kalkar abdest alırdı. Tartışmaya girmezdi. 365 gün olarak söyleyemeyeceğim, çünkü siyaset arkadaşları bizden daha çok onunla beraberdi. Ben sadece bayramlarda gördüğüm için, bir gününü söyleyebileceğim. Sabah namazını kılıyor. Bir iki saat istirahat ediyor. En büyük özelliği kıyafetlerini yan yana koyup hangi hangisine uyuyor diye bize sormasıydı. Eve gelince önce yatsı namazını kılardı.

- İbadetler ve giyim kuşamda nasıl tavsiyelerde bulunurdu?

Dini bir takım şeyleri yapmamızı isterdi ama sözden çok bakışlarıyla anlatırdı. ‘Akşam namazını kıldınız mı?’ demek için şöyle bir döner bakardı. Bir çocuğun ailesinden nazikçe oyuncak istemesi gibi bir tarzı vardı. Üniversiteye girerken bilgisayar mühendisliği ve kimya mühendisliğini o tavsiye etti. Tercihleri birlikte yapmıştık.

12 Eylül dönemi aklıma geldi

- 28 Şubat 1997 günü, MGK yapılıyor, gündem gergin, çıkan manşetler malum.. O gün ve gecesi ‘hiç bizi tutuklarlar’ endişeniz oldu mu?

Bizim bu dünyada kul olarak vazifelerimiz var. Babam da işini insanlığın kurtuluşu için çalışmak olarak düşünüyordu. O günlerde elbette 12 Eylül darbesi geldi aklıma.. Ama korkarak değil.. Zira 12 Eylül’de ilk içeriye alınışında annem demişti ki “Velev ki idam ettiler, cennette buluşuruz” demişti. Ben o zaman 13 yaşındaydım. O şekilde kendini en kötüye şartlandır, iyisi olursa mutlu ol demişti. O günler geldi aklıma..Ama korkarak değil..

- MGK toplantısı uzadıkça uzadı, siz bekliyorsunuz. Erbakan ailesinin evinde neler yaşanıyordu o anlarda?

Evde zaman geçmiyordu. Herkes o gün saniyeleri sayarken ben bir şeyler iyi olacak diyordum. Allah millet için O’na yardım edecek diyordum. Tek başına gereken savunmayı yapacağını düşünüyordum. Ki öyle oldu.

- Peki anneniz Nermin Hanım..? O da sizin gibi sakin miydi?

Annem sadece ağlıyordu o gün. O toplantı uzadıkça, bir yandan Kur’an okuyor, dua ediyor, hatta gözyaşları okuduğu Kur’an’ı ıslatıyordu..

- Niye ağlıyordu acaba?

Annem ‘insanlık için ağlıyorum’ diyordu. Ne bileyim bir hastayı görürsünüz, ‘keşke olmasa yazıktır’ durumunda olur acırsınız ya… Annem de ‘bu millete yazık olacak’ duygusuyla ağlıyordu. Bir taraftan Kur’an okuyor Kur’an’a gözyaşlarının düştüğünü görüyorsunuz. Bir taraftan da dikkatlerimiz televizyonlardan gelecek haberlerde idi.

- Evde sadece siz mi vardınız, aileden başka kimse var mıydı?

O gün ve o gece evde sadece biz vardık aile olarak, yabancı kimse yoktu. Evdekiler müthiş gergindi. Ama ben millet için Allah yardım edecek ve bir kötülük göstermez diyordum. Annemle kız kardeşim Elif ağlıyordu.

‘Üzülmeyiz’ deyince anlattı

- Ogün MGK toplantısı bitti, geç saatlerde babanız Başbakan Erbakan eve geldi. Neler oldu?

Geç saatlerde geldi, sorduk, her zamanki gibiydi, sadece, “İnşallah hayırlara vesile olacaktır. Bu sıkıntılardan geçilmesi gerekiyor. Cenneti kazanmak kolay değildir” dedi. Başka bir şey söylemek istemedi. Ben yanına oturdum ve ‘Baba ne olacak?’ diye sordum. Bu defa bizden söz istedi ve ekledi, “Bana, yarın gazetelerde yazılan şeylerden üzülmeyeceğinize söz verin” dedi. Biz söz verdikten sonra bazı şeyleri anlatabildi. Annem konuşamıyordu zaten, odasına çekilmişti. Ben yanında oturuyordum, endişelendiğimi hissedince, “Üzülme, geçici bunlar. Hayırlısı olacak inşaallah” dedi. Biz ‘ne olacak şimdi’ diyorduk ama o ‘Ne olacak’ endişesinde değildi. Belirli bir yorgunluğu vardı tabii. Ertesi gün olduğunda tıpkı diğer günlerdeki gibi o günkü gazetelere şöyle bir baktı. Geçti.

- Aradan 15 yıl geçti, askere, basına, küs veya kızgın mısınız?

Herkes vazifesini yapıyor diyorum. Asker de, bu şekilde gelmiş, onlar da kendilerine göre vazifesini yapıyor.Biz de vazifemizi, iyinin doğrunun hakkın hakim olması için yapacağız.

28 Şubat hayatımda geçirdiğim üç dört sıkıntılı günden biri oldu. İnşallah bitmiştir. Ben bittiğine inanıyorum.

BRİFİNGLERLE ANLATILANLAR

TSK, mücadele için vilayetleri ikiye bölmüştü

Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir ve Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel’in öncülüğünde 28 Şubat’ın hemen ardından Haziran ayında Genelkurmay Karargahı Orbay Salonu’nda ‘irtica brifingleri’ düzenlenmiş, toplumun farklı kesimlerinin yanı sıra yüksek yargı mensupları da otobüslerle Karargah’a taşınmış ancak brifingin detayları yıllardır gizli kalmıştı. Star’ın ulaştığı belgeye göre, yüksek yargı mensuplarına yedi ana başlık altına ‘irtica faaliyetleri ‘ anlatıldı.

Türkiye İslam tehdidinde

İrticai unsurların hedefinin “Atatürk Milliyetçiliğine bağlı demokratik, laik ve sosyal hukuk düzenini yıkmak” olduğu belirtilirek başlayan brifingte, bu grupların Türkiye’de dört aşamalı bir planı hayata geçirmeye çalıştığı iddia ediliyor. Dört aşamalı stratejinin, Türkiye’de önce laikliği dinsizlik olarak algılayan politik ve silahlı bir taban oluşturulması ve bu tabanın demokratik yolla ele geçireceği iktidarı teokratik bir devlete dönüştürüp diğer islam ülkeleriyle bir bayrak altında toplanma şeklinde olduğu savunuluyor.

Halkla mücadele konsepti

Ülke genelinde 125 irticai vakıf, 44 irticai dernek ve cemiyet, 46 irticai örgüt, tarikat ve cematin bulunduğu söylenen brifingte, tarihi isyanlar ve son seçimler dikkate alınarak Türkiye’nin birinci ve ikinci derece öncelikle mücadele edilecek irtica riski bulunan şehirler haritası oluşturulduğu görülüyor. Brifingte, “İrticai kapsamda değerlendiren tarihi isyanlar incelendiğinde” ve “son genel ve yerel seçimle sonuçları ile il valisi ve belediye başkanlarının siyasi görüşleri dikkate alınarak 46 ilde irtica eğilimli şahısların aktif olarak görev yaptığı” ve bu iller birinci ve ikinci derecede öncelikli irticai mücadeleye alınacak iller olarak tek tek sıralanıyor. Bu illerde “1911 öğrenci yurdu, 312 pansiyon, 464 okul ve 4503 kurs ve dersane olmak üzere 8 bin 300 irticai birimin faliyet gösterdiği”ne dikkat çekiliyor. Brifingte, “Kamu kuruluşlarında hızlandırılan köktendinci kadrolaşmanın durdurulması ve tasfiye edilmesi için anayasal kurumlar ve mahalli yargı nezdinden bireysel ve toplu girişimlerin başlatılması uygun mütalaa edilmektedir” deniliyor.

Gazeteci Mehmet Ali Birand

İç savaştan ülkeyi Erbakan kurtardı

- Asker neden müdahale etmek istedi?

Askerler de Türkiye’nin değiştiğini okuyamadı, Erbakan Türkiye’nin değiştiğini okudu ama anlayamadı. MGK kurulundan çıkıyor, ‘askerle aramızda sorun yok’ diyor.. Kavga etmek istemiyor. Bir dik dursa değişecek her şey..

- Dik dursa ne değişirdi?

Dik dursa asker çok şaşırırdı ve inanmazdı ve üstüne yürürdü. Darbe yaşanır diye endişelendi Erbakan. Asker iyi blöf aptı, diğer partiler de kandı. Demirel ‘darbeyi önledim’ diyor ama tamamen askerin yanında durdu.

- Erbakan yalnız kaldı yani?

Evet Erbakan yalnız kaldı. O dönemin siyasetçisi de medyası da iş çevreleri de sorumludur. İş çevreleri Anadolu kaplanları geliyordu, ondan memnun değildi. 28 Şubatçılar da şunu anlamadı; toplum değişiyor. 1994 seçimleri RP patlıyor, kapatıyorsun FP geliyor, yahu değişiyor toplum, asker de, klasik laik çevreler de bu değişimi görmediler.

28 Şubat askerin yenilgisiyle bitti

- Ya medyanın tutumu?

Medyanın yatacak yeri yok. Basın asker ne derse doğrudur anlayışıyla büyüdü. 2002-2012 arası Türkiye’nin kabuğunun çatır çatır çatladığı, balans ayarı yapan askerin kendi bindiği dalı kesmesidir. Balans ayarı yapacağım derken frenlerini patlattı. 28 Şubat askerin yenilgisiyle sonuçlandı: Son final zaten AK Parti’nin zaferi, millet kimi devirdi, askerin getirdiği koalisyonları.. Bahçeli’yi, Yılmaz’ı, Çiller’i attı götürdü.

- ’Son Darbe 28 Şubat’ belgeselini çekerken sizi şaşırtan neler oldu?

Beni en çok şaşırtan doğrusu, bütün bunlar gözümüzün önünde olurken, bizim medya olarak inanmamız. Aczmendi, Müslüm Gündüz.. ‘Nedir bunlar’ diye sorgulamadık. Gözümüzü kapattık inandık. Mesala o Aczmendi olayı o kadar bir senaryo ki, Gazi olayları hakeza..

- O dönemde en büyük korkunuz neydi?

En büyük korkum ülkede bir kargaşa çıkacak endişesiydi. Kargaşanın çıkmaması da Erbakan’ın sayesinde oldu. İsteseydi o günlerde Türkiye’yi kargaşaya sokabilirdi. Bir işaretle Ankara’ya doğru bir milyonu akıtırdı. Kitle de hazırdı, dindar olmayanlar dahi baskılara tepki için yürürdü. Haksızlığa karşı bunu yaparlardı.Ama Erbakan tarihi bir kararla buna engel oldu. O günler hayatımın en zor dönemiydi.

STAR GAZETESİ

Recai Kutan:”Sitem etmiştik ama Erdoğan haklıymış…”

Eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın yakınarkadaşı Recai Kutan, 28 Şubat dönemiyle ilgili Yeni Şafak’a önemli açıklamalarda bulundu. Erbakan’ın hayata geçirdiği ekonomik programın Türk-İş, TESK, TİSK, TOBB ve DİSK gibi sendikalarca temsil edilen işçi-memur kesimini memnun ettiğini belirten Kutan, "Fakat en büyük darbeyi de memnun ettiğimiz bu 5′li çeteden yedik" dedi

28Şubatdaha fazla mıkonuşulmayabaşlandı?

Bu yıl kamuoyunda 28 Şubat’a çok daha büyük bir ilgi var. Geçmiş yıllarda bu kadar ilgi yoktu. Bunun en önemli sebeplerinden biri Necmettin Erbakan’ın 27Şubat’ta vefat etmesidir. Erbakan’ın vefatı kamuoyunda o kadar yankı uyandırdı ki, ister istemez 28 Şubat enine boyuna incelenmeye başlandı.

Sizce 28 Şubat’ın amacı neydi?

28 Şubat’ı sadece Milli Güvenlik Kurulu’nda alınmış kararlar olarak görmek yanlış olur. Öncesi ve sonrasını da düşünmek, bunları bir bütün olarak ele almak gerekir. 28 Şubat önceden dikkatlice planlanmış ve adım adım uygulanmış bir oyundu. Bu tür müdahalelerin olabilmesi için gerekli psikolojik ortamın hazırlanması şarttır. İşte bu oyunu planlayanlar gerekli ortamı da hazırladılar.

Bu oyunu planlayanlar kimlerdi?

Ordu içinde eski geleneğe bağlı bir cunta var ve o cuntalar yakın bir zamanda yaptıklarının hesabını verecekler. Seçimde Refah Partisi’nin büyük bir başarı elde etmiş olması ve hatta içinden bir Başbakan çıkartması cuntacılar tarafından endişeyle karşılandı ve bu durumdan hiç memnun olmadılar. Mesela Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, 28 Şubat’ın başrol oyuncularından biriydi. Tam bir cephe çalışması yapıldı.

Neler yapıldı mesela?

Cuntacılar önce dediler ki "Bu darbe silahlı değil, silahsız gerçekleşecek…" Bunun için de sivil toplum örgütlerinden, medyadan büyük ölçüde destek gördüler. Öyle ki Erbakan Hükümeti’nin en başarılı olduğu alanlarda bile darbe görmesine neden oldular.

MEMNUN ETTİKLERİMİZ DARBE VURDU

Sizce hangi konuda başarılıydınız? Bu başarıyı nasıl gölgelemek istediler?

Başbakan Erbakan o dönem farklı bir ekonomik model uyguladı. Buradan temin edilenler memura, çiftçiye, emekliye verildi. Ama gelin görün ki darbe gördüğümüz kesim memnun ettiğimiz kesim oldu. Türk-İş, DİSK, TESK, TİSK, TOBB basında ‘BEŞLİ ÇETE’ diye tanımlananlar ve gazeteciler oyunun parçası oldular. MGK’da oyunlarını icra ettiler, Erbakan Hoca tek başına kaldı.

O günlerde ekonomide nasıl bir dengesizlik vardı?

O dönem hazinenin imkânları öncelikle İstanbul, İzmir gibi büyük sermaye gruplarının olduğu şehirlere aktarılıyordu. Anadolu sermayesi denen bir şey yoktu. Erbakan Hükümeti buna "Hayır, Türkiye’nin her yeri kalkınacak" dedi. Bunu belli çevreler istemediler. Sonra İsrail, Amerika ve AB üyesi ülkeler de durumdan rahatsız oldular.

ERBAKAN’LA BİRLİKTE D8′E İMZA ATANLARIN BAŞINA GELMEDİK KALMADI

Batılı güçler tam olarak neden rahatsız oldu?

D8 projesini sevmediler. Erbakan 8 tane İslam ülkesini biraraya getirdi. "Bundan sonra siyasette ekonomide kültürel faaliyetlerde birlikte hareket edeceğiz" dedi. Batılı güçler de "Türkiye bizim elimizden kaçıyor, bu adamı mutlaka işbaşından uzaklaştırmalıyız" dediler. O dönemde sadece Erbakan’ın değil, D8′e imza koyanların hepsinin başına gelmedik kalmadı. Cuntacılar ABD’nin talimatıyla hareket etti demiyorum ama batılı güçler de etkili unsurlardı.

SORUN NE LAİKLİKTİ NE DE İRTİCA

Koalisyon ortağınız DYP ile ilişkiniz nasıldı?

Koalisyona en büyük tahribat DYP’nin etkili isimlerinden Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna ve Yalım Erez’in "Türkiye laiklikten vazgeçmeyecektir, irtica hortluyor" açıklamalarıyla oldu. Sonrasında bu koalisyonun yerine Mesut Yılmaz’ın hükümeti geldi. Madem MGK’da kabul edilen 18 madde yüzünden istifa etmemiz istendi, neden yerimize geçen Yılmaz hükümeti 8 yılık zorunlu eğitim dışında hiçbir şey yapmadı? Demek ki bu meseleyi gündeme getirenlerin derdi ne laiklik ne de irticaydı. Öyle olsaydı bu yönde tedbirler alınırdı.

‘OLMASI GEREKEN OLDU’

Peki eli kolu bağlı oturdunuz mu? Ne yaptınız?

Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya gittim ve "Bizi ite kaka istifa ettirdiniz. Darbe geliyor dediniz. Biz de inandık. Ama zaman içinde baktık ki esas dert ne laiklik ne de irtica… Sizi, bizi gaza mı getirdiler paşa" dedim. O da, "Olması gereken oldu" dedi.

Sitem etmiştik ama Erdoğan haklıymış

‘Ergenekon davası süreciyle birlikte 28 Şubat da artık aydınlanmaya başladı’ diyorsunuz. Arada nasıl bir bağlantı var?

AK Parti döneminde sorunlar artık açıkça müzakere edilmeye başlandı. Tabular ortadan kalktı. Ergenekon’un ucu gene cuntaya dayanıyor. 28 Şubat’ı yapanlar ile Ergenekoncular arasında bir bağlantı olabilir ki, inanıyorum yakında bu ortaya çıkacak.

Başbakan Erdoğan’ın gruptan kopuşuyla ilgili şimdi ne düşünüyorsunuz? Hâlâ kırgın mısınız?

25-30 senedir omuz omuza bir mücadele vermiştik. Ayrılıp iki parti haline geldiğiniz takdirde siyasetin doğası icabı kardeşler karşı karşıya gelir. Yazık değil mi? Kaldı ki Erbakan Hoca’nın yaşı kemale ermişti. Birkaç sene sabredilseydi zaten partinin yönetimi Erdoğan’ın elinde olacaktı. Bu gerekçelerle o dönem biraz sitem edilmişti ama şimdi kararlarının doğru olduğunu görüyorum. Çok da başarılı bir yönetim gerçekleştirdiler.

Cuntacıları emekli edemezdik çünkü koltukta Demirel vardı

28 Şubat sürecinde gidişata ‘dur’ demek için neden direnmediniz?

Bazıları "Cuntacıların hepsini emekliye sevk etseydiniz" dediler. Nasıl yapacaktı bunu Erbakan? Tek başına iktidarda olsa bile nihai kararı verecek olan cumhurbaşkanıydı! "Yumruğunu masaya vursaydı" diyenler de oldu. Bunu gösteriş için yapmak devlet adamlığına yakışmazdı. Ecevit bir anayasa kitapçığı fırlattı diye ekonomi baş aşağı oldu. O zamanın MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç, Erbakan’a kabul edilen 18 maddeyi uygulaması için kaç defa gidip gelmişti. Kabul etmedik, karşı çıktık. İşte askere karşı direnme buydu. Daha ne yapalım?

Hükümetiniz döneminde geliştirdiğiniz siyaset dilinin Türkiye’yi kucaklayan bir dil olduğuna inanıyor musunuz?

Esasında öyleydi ama öylesine planlar yapıldı ki! Ali Kalkancı, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz gibi isimler ortaya çıkarıldı. Doğal olarak bu insanlara bakıp Ankara halkı "Türkiye nereye gidiyor?" demekten kendini alamadı. Peki Erbakan gittikten sonra bu isimlere ne oldu? Neden Fadime Şahin’in sonradan bir barda konsomatris olduğu, bu iş için özel olarak hazırlandığı ortaya çıktı? Bu soruların cevabı var mı?

FASA FİSO palavraydı

Erbakan’ın ‘Susurluk’ olayı hakkında ‘fasa fiso’ dediği doğru mu?

Susurluk kazası gerçekleştiğinde "İktidar olarak yeterli ilgiyi göstermediniz" dediler. Erbakan Hoca da "Bu söylediğiniz fasa fisodur" dedi. Olay fasa fiso olabilir mi? Erbakan kazadan sonra derhal müfettişlerin üzerinde çalışmasını istedi. Ancak devlet adamı vasıfları içinde bu işleri yürütüyordu. Erbakan’a yakıştırılan laflardan bir diğeri de "İmam-Hatipler arka bahçemizdir" sözüydü. Erbakan’ın ağzından böyle bir söz asla çıkmadı.

Kim söyledi peki?

Bu lafı söyleyen Mesut Yılmaz’dı. Yılmaz, "Bu İmam Hatip okulları Refah Partisi’nin arka bahçesidir" dedi. Getirdiler bu sözü Erbakan’a yamadılar. Basının burada büyük vebali var.

28 Şubat 11 Ocak’ta başladı

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ile ilişkiniz nasıldı?

Hükümet kurulmadan önce Erbakan ve bizler hakkında en ağır sözleri söyleyen isim Tansu Çiller’di. "Bunlara asla iktidarı vermemek lazım" diyordu. Mecbur kalınca koalisyon kurmak zorunda kaldı. Ortak olduğumuz zamanlarda bile Çiller gazetecilere "Hiç endişe etmeyin DYP bu hükümette laikliğin teminatıdır" dedi.

Siz ne yaptınız bu açıklaması karşında?

Çiller’in bir yakınını çağırdım. Bu açıklamalarına devam ederse biz de "Hiç endişe etmeyin, Refah Partisi dürüstlüğün teminatıdır diyeceğiz" dedim. Esasında RP ve DYP arasında en ufak bir ortak yön yoktu. Biz belli bir davaya inanmış homojen bir yapıydık, DYP ise heterojendi.

Demirel’in Tansu Çiller’e söz verdiği halde siz istifa ettikten sonra Mesut Yılmaz’ı başbakan yapmasının nedeni ne olabilir?

Bilmiyorum, belki Demirel de cuntacıların baskısı altındaydı. Çünkü Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak bir açıklamasında "O dönemde ne anlı şanlı gazeteciler ne büyük işadamları, bürokratlar bize yaranmak için neler yapmadılar ki! Biz 28 Şubat’ı yapmasaydık 18 Nisan seçimleri öyle mi olurdu böyle mi!" diyordu. Özkasnak enteresan bir şey daha söyledi.

Ne dedi?

Dedi ki, "Biz aslında 28 Şubat’ı 11 Ocak’ta Demirel’i Genelkurmay Başkanlığı’na çağırarak başlattık." Gerçekten de öyle başlamıştı. Yalnız bu sözünün üstünde hiç durulmadı. Özellikle de basın hiç üzerine gitmedi.

Liderlerle görüşüp orta yolu bulmaya çalıştınız mı hiç?

Tabii ki. Erbakan, liderleri tek tek dolaştı. Mesut Yılmaz herhalde başbakanlığa geleceğinin teminatını da aldığı için kendinden emin bir şekilde Erbakan’a "Ülkeyi duvara toslattınız, sizinle bir arada olmamız mümkün değil" dedi. Erbakan’a hiçbiri yaklaşmadı.

Erbakan 28 Şubat’ta RP yönetimine bu filmi izletti

27 Şubat 2011’de, Ankara’da, vefat eden eski başbakanlarımızdan rahmetli Prof.Dr. Necmettin Erbakan’ı (1926 – 2011), milletimiz, her yıl 27 Şubat’ta muhabbetle, hürmetle, minnetle, hasretle ve dualarla anacaktır. Vefatının ilk sene-i devriyesinde Erbakan Hoca’yı Allah’tan rahmet dileyerek anıyorum ve okuyucularımla birkaç hatıramı paylaşmak istiyorum..

Benim kuşağım Milli Nizam Partisi’ni kitaplardan okuyarak öğrendi. Prof.Dr. Necmettin Erbakan, 1969’da Konya’dan bağımsız milletvekili seçilerek atıldığı siyaseti, ömrünün sonuna kadar sürdürdü; devrimci ve öncü bir liderdi. Tarihe Milli Görüş partileri olarak geçen Milli Nizam Partisi (1970–71), Milli Selamet Partisi (1972–1981), Refah Partisi (1987 1998) ve Saadet Partisi’nin (2003–2011) liderliğini yaptı. Milletvekili, bakanlık, başbakan yardımcılığı ve başbakanlık görevlerinde bulundu. 40 yıllık siyasi hayatında beş kez partisi kapatıldı. Hapishanelere atıldı. Siyasi suçlu haline getirilip siyaseten kaç kez idam edildi. Erbakan’a göre, Ahkam-ı İlahiye’yi ayakta tutan siyaset, İslam’ın omurgasıydı ve siyasi hizmetler de cihattı.

Gençliğimizde Prof.Dr. Necmettin Erbakan, Milli Selamet Partisi lideriydi, çeşitli hükümetlerde devlet bakanı ve başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. Tanıklık ettiğimiz MSP dönemi siyasetinde Erbakan Hoca sanayileşmeyi ülke gündemine taşıdı, şeker fabrikalarını kurdu, Et ve Balık Kurumları’nı açtı. Erbakan Hoca Kıbrıs mücahidi ve gazisiydi; harekat onun inanç, cesaret ve gayretiyle kotarıldı. Erbakan’ın en büyük ideali, savunma sanayini kurup Türkiye’yi dünyada etkili bir ülke haline getirmekti.

Benim kuşağım, Prof.Dr. Necmettin Erbakan’la daha çok Refah Partisi döneminde temasa geçti. Erbakan Hoca, 28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 tarihleri arasında, Türkiye Cumhuriyeti 54. Hükümeti’nin Başbakanı’ydı: Milli Görüş Hareketi’nin tarihindeki en büyük siyasi başarıyı elde ettiği 1995 seçimlerinde Refah Partisi, aldığı yüzde 21.37 oy oranı ve kazandığı 158 milletvekili ile birinci parti oldu. Doğru Yol Partisi (DYP) ile Anavatan Partisi (ANAP) arasında kurulan kısa ömürlü koalisyon hükümetinin istifasından sonra DYP ile kurduğu REFAHYOL hükümetinde, 28 Haziran 1996′da Başbakan olarak göreve başladı.

Refah Partisi lideri olduğu dönemde, REFAHYOL hükümeti Başbakanı olarak devleti denk bütçeyle yönetmeyi gündeme getirdi, havuz sistemini ve D8 topluluğunu kurdu. 28 Şubat post-modern darbesi ile Erbakan istifa etmeye zorlansa da bu teşebbüs ilk etapta başarıya ulaşamadı. (Koalisyon, 30 Haziran 1997′ye kadar devam etti.)

Erbakan, başbakanlık görevini Tansu Çiller’e devretmek amacıyla 18 Haziran 1997′de Cumhurbaşkanı Demirel’e istifasını sundu. 30 Haziran 1997′de 54. hükümet ve Erbakan’ın Başbakanlığı son buldu. Demirel, yeni hükümeti kurma görevini, mecliste çoğunluğa sahip Doğru Yol Partisi’nin genel başkanı Tansu Çiller’e değil, Mesut Yılmaz’a verdi. 55. Hükûmet (ANASOL-D) Mesut Yılmaz’ın liderliğinde Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti, Demokrat Türkiye Partisi koalisyonu ile kurulmuştu. Demirel’in görevini kötüye kullanması, darbecileri hedefine ulaştırdı ve 28 Şubat müdahalesi siyasi tarihimize geçmiş oldu.

Böylece 28 Şubat müdahalesi, Çankaya’daki ömrünü bir dönem daha uzatmak isteyen Demirel’in oyunuyla REFAHYOL hükümetinin yıkılması, Refah Partisi’nin kapatılması ve Erbakan’a 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilmesiyle sonuçlandı.

“GÜÇLÜ SANAT BÜYÜK MİLLETLERDE OLUR.”

Erbakan Hoca’yla Refah Partisi (1987 1998) döneminde birkaç kez görüştüm. Mavera Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürüttüğüm 1988 yılında Bahri Zengin’le biri Ankara, diğeri Altınoluk’a olmak üzere iki kez ziyaretine gitmiştik.

Altınoluk ziyaretinde sohbetimiz, kültür sanat konularını kapsayacak kadar uzamıştı. Erbakan’ın divan edebiyatına, tasavvuf edebiyatına vukufiyetini görünce, şaşırmıştım. İslam şiiriyle ilgileniyordu: Mehmet Akif’i çok seviyordu. Necip Fazıl’ı beğeniyordu. Çağdaş Türk şiirini, Sezai Karakoç üzerinden tanıyordu. “Cahit, son zamanlarında güzel şiirler yazdı. Şiirin mimarı ve mühendisi olduğunu gösterdi. Şiirlerindeki buluşlar çok hoş.” dedi. Cahit Zarifoğlu’nun vefatının üzerinden henüz bir yıl geçmişti; sevdiği, genç yaşta ölümüne üzüldüğü belliydi. Afganistan cihadıyla yazılmaya başlanan ve “Korku ve Yakarış”ta yer alan şiirlerinden övgüyle söz etti.

Sanatın ve edebiyatın ülkemizde yeterince gelişmeyişini, devletimizin dünya sistemindeki yerine bağlıyor, büyük millet olmadan sanatta gerekli patlamayı yapamayacağımızı anlatıyordu. Büyük sanatçıların Osmanlı’nın sanat ve edebiyatta zirvede olduğu dönemde, 1453 -1700 yılları arasında yetişmiş olmasına dikkat etmemi söyledi.

Türkiye’deki İslami harekete kültür, sanat ve edebiyattan ciddi, köklü, etkili ve evrensel bir başarıyla kalıcı bir desteğin gelmediğini anlattı bana. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve birkaç şairle sınırlı kaldığını, beklenen gelişmeyi gösteremediğini söyledi. Güçlü sanatın, iyi bir eğitimin üstünde yükseleceğini ve bu yüzden siyaseti öncelemek gerektiğini anlattı. Bu sohbetin hatırası, kulağıma küpe yaptığım “Güçlü sanat, büyük milletlerde olur.” vecizesiydi.

“SİYASAL SİNAMA GELİŞTİRİLMELİ.”

Yörünge Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yürüttüğüm 1998 yılında İstanbul’da bir kez görüştük. Bu görüşmemizde “Le President” (Başkan, 1961)filmini benim bulup gönderdiğimi söyledim. “Biliyorum! Selamını aldım..” dedi.

“Merak ediyorum, bu filmi daha önce izlediniz mi? Nereden haberiniz oldu?” diye sordum. 1961’de Adnan Menderes’in asıldığı yıl, Türkiye’de gösterime girmediğini, darbecilerin bu filmin gösterimini yasakladığını anlattı bana. Yahudilerin ve Masonların dünya çapında “Le President” filminin gösterimini engellemek için çalışmalar yaptığını ve 1956-1963 arasında, Türkiye’nin ilk yerli motorunu, Gümüş Motor’u üretme çalışmaları sırasında yurt dışında, büyük ihtimalle Almanya’da ilk kez seyretmiş olabileceğini söyledi.

En son, 2004’te Tv5’in kuruluş çalışmalarında görüşmüştük. Televizyon ve sinema üzerine kısa bir sohbet etme fırsatı yakalamıştım. Sinemanın etkili bir sanat olduğunu, mesajın kitlelere ulaştırılmasında sinemaya ve televizyona önem vermek gerektiğinden bahsetti.

Küçük bütçelerle de bu işlerin yapılabileceğini, sinemayla ilgilenenlerin samimi, ciddi ve disiplinli çaba göstermeleri gerektiğini ve bunun cihat olduğunu anlattı. Tarihi film çekmenin büyük bütçe gerektirdiğini, ama güncel siyasi olaylardan hareket ederek yazılacak senaryolarla siyasal sinemanın küçük bütçelerle çekilebileceğini düşünüyordu.

Dünya sinemasından haberdar olduğunu fark etmiş, hayretle dinlemiştim; ülke sinemalarından, akımlardan ve yönetmenlerden bahsediyor, filmlerin isimlerini vererek örnek gösteriyordu.

Emperyalist güçlerin, siyasal sinemanın dünyada gelişmesini engellediğini; devletler oyununu, işbirlikçiliği ve sömürü düzenlerini deşifre etmek için siyasal sinemaya büyük yük düştüğünü anlattı. “Ülkemizde siyasal sinemanın gelişmesi gerekir.” dedi.

Erbakan Hoca, büyük kitleleri etkilediğinden televizyon yayıncılığının büyük sorumluluk ve Allah’a hesabını vermenin zor olduğunu anlattı bana. İdealist bir kadronun, profesyonelce ama amatör bir ruhla, disiplinli ve verimli bir çalışmayla, etkili bir haber kanalını yürütebileceğini anlattı bana.

Milli sinemada ciddi bir birikim olmadan, sanatta (edebiyat, tiyatro ve müzik) yeni kadroları yetiştirmeden genel ekran dizaynının hüsranla sonuçlanacağını düşünüyordu. “Mevcut medya düzenine uyumlu yayın politikaları, milletimizi aldatacaktır. Gerçekleri örtmek, oyun ve eğlenceyle insanları uyuşturmak hesabı verilemeyecek bir yayıncılık anlayışıdır.” demişti. İnsanlığın ve milletimizin gerçek meselelerine duyarlı yayıncılığın geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu.

28 ŞUBAT’TA “BAŞKAN” FİLMİNİ İZLEMEK

Hatıralarım arasında Erbakan’ın “Başkan” filmini gündeme getirişi ayrı bir yer tutar..

1997’nin Şubat ayında, Milli Gazete’nin genel yayın yönetmeni Ekrem Kızıltaş beni aradı, Erbakan Hoca’nın bir filmi istediğini söyledi. Sadece “Fransız filmi, ismi Başkan.” dedi. Film şirketlerini dolaştım. Sonunda filmi buldum: Fransız yönetmen Henri Verneuil’in “Le President” (Başkan, 1961)filmiydi bu.

Henri Verneuil, 1920 Tekirdag dogumlu ve gerçek adı, Achod Malakian. 1924 yılında Tekirdağ’dan Marsilya’ya göçen Ermeni bir ailenin çocuğu. 2002′de Fransa’da kalp krizinden öldü. Fransızlar için çoğu unutulmaz 40’a yakın filmi var. Sinema kariyerine kısa filmlerle başladı, 1952′deki ilk uzun metrajlı filmi “La Table Aux Creves” büyük başarı kazandı ve bununla tanındı. “Le Clan Des Siciliens” filmi de dikkat çekmişti. 1992′de 1915 olayları ve sonrasında ailesinin Tekirdağ’dan göçüş macerasını anlattığı Mayrig (Anne) filmini çekti. Erbakan Hoca’nın Ermeni asıllı bir Fransız yönetmene ilgisi, doğrusu beni bir hayli şaşırtmıştı.

Oyuncu kadrosuna baktım, baş rolde ünlü Fransız sinema oyuncusu Jean Gabin vardı, Bernard Blier , Renee Faure , Henri Crémieux ve Alfred Adam da yardımcı oyunculardı. Fransız sinema oyuncusu, Jean Gabin, (1904 – 1976) İkinci Dünya Savaşı öncesi döneminin en gözde Fransız oyuncusuydu. Savaş yorgunu bir dünyanın ruhunu yansıtan, acılara göğüs germe felsefesinin önde gelen temsilcisi, klasik bir anti-kahramandı. Beyaz perdede daha çok toplum kurbanı olmuş, dışlanmış, yenik insanları ve hayatın mahvettiği, tutunma umudunu yitirmiş, toplum dışı serserileri başarıyla canlandırdı. Bu lümpen ve asi karakterler, tüm yerleşik değerlere karşı geliyorlar, ama iyilerin ve ezilenlerin de yanında yer alıyorlardı. Gabin 1930′larda Fransa’da ortaya çıkan Şiirsel Gerçekçilik sinema akımının önde gelen oyuncularındandı. Sinemadaki en parlak dönemini de iki savaş arasındaki bu yıllarda yaşadı. Birlikte en çok film yaptığı yönetmenlerden biri de, yine Şiirsel Gerçekçilik akımının babası olarak anılan Jean Renoir’dı. 1928 yılında başladığı sinemadan, öldüğü 1976 yılına kadar hiç kopmadı. Yarım asır boyunca 100′e yakın filmde rol aldı. Kalp krizinden öldüğü yıl bile film yapmıştı.

“Başkan” filminin televizyonlar için hazırlanmış kasetini aldım, üç adet VHS kopyasını çıkarttım. Çok merak ettiğimden, o gün oturup filmi seyrettim.

Jean Gabin’in oynadığı “Başkan” filminin konusu şöyle: Bir başbakan, feraset ve faziletiyle, bozuk düzeni, bürokrasinin, siyasetin, iş dünyasının ve medyanın nasıl yozlaştıklarını görüyor. Devlet kurumlarının nasıl kişisel çıkar için kullanıldığını, bunların başındaki bürokratların çıkarları için ne kadar büyük yanlışlar yapabildiğine tanık oluyor. Meclis’teki solcu ve sağcı milletvekillerinin küçük menfaatler karşılığında nasıl birer kukla haline getirildiklerini fark ediyor. Başbakanı olduğu iktidarlar partisi yöneticilerinin ve bakanların hangi kirli ve gizli işlere bulaştıklarını görüyor. Muhalefet partisinin niçin ve ne şekilde sömürü sermayeye uşaklaştıklarını seziyor. Bütün bunlara karşı tek başına siyasi bir mücadeleye girişen Başkan, başbakanlığa hazırlanan, masonların desteklediği ve Yahudi bir muhalif milletvekili olan Şalomon’la mücadele ediyor. Başkan, yakın çevresindekilerin, dava arkadaşlarının, partideki hizmet kadrosu olarak gördüğü kişilerin, omuz omuza mücadele ettiğine inandığı dostlarının dahi, hıyanet merkezleriyle ilişkilerine ve muhalefet partileriyle gizli işbirliğine şahit oluyor ve onların destek kılıflı kösteklerinden kurtulmaya çalışıyor. Dolayısıyla hem marazlı muhalefetle, hem de kendi iki yüzlü maiyetiyle uğraşıp herkesi kendi ayarında idare etmek, böylece olumlu ve onurlu hedeflerine, tek başına ve stratejik manevralarla yürümek zorunda kalıyor.

Sonra biri kendisine, diğeri Erbakan Hoca’ya olmak üzere hazırladığım iki kopyayı Ekrem Kızıltaş’a götürüp verdim. Erbakan Hoca, 2007’nin Şubat ayında, yani 28 Şubat askeri müdahalesinin arifesinde, Refah Partisi’nin Genel İdare Kurulu üyelerini, kimi bakan ve milletvekillerini, teşkilat yetkililerini konutuna davet ediyor. Konuklarına, benim bulup gönderdiğim, 27 Mayıs cuntasının Türkiye’de gösterimini yasakladığı, Fransız Ermeni yönetmen Henri Verneuil’in “Le President”(Başkan, 1961)isimli siyah-beyaz filmini izletiyor.

Filmi bulup gönderdiğim günden beri “Erbakan Hoca 28 Şubat’ta RP yönetimine “Başkan” filmini niçin izletti?” diye kendime soruyorum, Başkan filminde anlatılanlar, 28 Şubat’taki koşulları, çevresindeki insanları ve kendisinin verdiği mücadeleyi anlaşılır kıldığı için olsa gerek. “Erbakan Hoca da hem marazlı muhalefetle, hem de kendi iki yüzlü maiyetiyle uğraşıp herkesi kendi ayarında idare etmek, böylece olumlu ve onurlu hedeflerine, tek başına ve stratejik manevralarla yürümek zorunda kalmıştı.” demekten de kendimi alamıyorum. Erbakan Hoca, o zaman Tansu Çiller’in genel başkanı olduğu DYP’yle koalisyon hükümetinin Başbakanıydı çünkü. 28 Şubat sürecinde Demirel’in müdahalesiyle DYP karpuz gibi ortadan ikiye ayrıldı: Hüsamettin Cindoruk’un öncülüğünde bir grup milletvekili DYP’den ayrılıp Demokrat Türkiye Partisi’ni kurdu. Demokrat Türkiye Partisi, Mesut Yılmaz başbakanlığındaki koalisyon hükümetine katıldı. Parti 1999 genel seçimlerinde oyların % 0,58′ini aldı ve barajı aşamayarak TBMM dışında kaldı.

Mustafa Yürekli / Haber 7
mustafa.yurekli@gmail.com

http://www.haber7.com/haber/20120215/Erbakan-28-Subat8217ta-RP-yonetimine-bu-filmi-izletti.php

Rauf Denktaş’ın hayat öyküsü!

Rauf Raif Denktaş 27 Ocak 1924 yılında Kıbrıs’ın Raf bölgesinde doğmuştur.Rauf Denktaş 1,5 yaşındayken annesini kaybetti. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul’a gönderildi. İlkokuldan liseye kadar yatılı okudu. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve liseyi Kıbrıs’ta bitirdi.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere’ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlık mesleğini icra etmeye başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı.1949’da Aydın Hanım’la evlendi. Denktaş’ın bu evlilikten üç oğlu ve iki kızı oldu.

1948’den itibaren siyaset sahnesine çıkmaya başladı 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Dr. Fazıl Küçük ile beraber katıldı. Kıbrıs’ta Türk Cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük (resimde solda) arasında arabulucu rolünü üslenerek Kıbrıs’taki Türk toplumunun çıkarlarının birleşmesini sağladı.

Faiz Kaymak’ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Onu siyasette görmek istemeyen İngiliz yönetiminin baskılarına rağmen savcılık görevinden istifa etti Böylece tamamen siyasete atılarak hayatını Kıbrıs Türklerine adamaya başladı.Rumların "anavatan" Yunanistan ile birleşmesini ön gören Enosis ideali adada terör estirmeye başladı. Adayı terorize eden EOKA’ya karşı Türklerin direnişini Denktaş örgütledi.
1958 yılında hükümetten istifa eden Denktaş 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı ile Türk direnişini örgütledi.

Adadaki krize uluslararası toplumun müdahalesi sonucu 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı. Antlaşmalar sonucu oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında büyük rol oynadı. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi’yle İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi.1958 yılında Rumlar Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara’ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi.

16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı’na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs’a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansından sonra Makaryos tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada’ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy’e çıkarak savaşa katıldı.

1967’de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye geri verildi. 1968’de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs’a döndü.

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28 Şubat 1973’e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi.
Adadaki krizin bir türlü yumuşamaması sebebiyle 20 Temmuz 1974 günü Türk ordusu Kıbrıs Barış Harekatı’nı başlattı. 22 Temmuz’da Türkiye BM Güvenlik Konseyi kararını kabul ederek ateşkes ilan etti. Ateşkes sonrası Cenevre’de Konferans toplandı.

Konferansta Kıbrıs Türk Toplumu lideri olarak Rauf Denktaş yer aldı. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976’da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi.

1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 22 Nisan 1990’da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995’teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi.

12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu. Cumhurbaşkanı Denktaş planı tüm yönleri ile dikkatlice inceleyeceklerini, yapıcı bir anlayışla değerlendireceklerini ve hükümet, meclis ve Türkiye ile değerlendirme ve istişareden sonra, halkın görüş ve düşüncelerine başvuracağını belirtti.

Cumhurbaşkanı Denktaş, planın içerisinde değişmesi gereken, kabul edilemez olan ve zaman içerisinde Kıbrıslı Türkleri bir azınlık durumuna düşürecek çok şey olduğunun takvimleme yapılmasının ve tarih sınırlaması getirilmesinin empoze anlamına geldiğini belirtti.

Üç kez revize edilen Annan planı sürecinin ardından 17 Nisan 2005’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan’da görevi Mehmet Ali Talat’a devretti.

İngilizce ve Rumca’yı iyi bilen Denktaş’ın Üç oğlu ve iki kızı oldu. Ancak Denktaş bir oğlunu bademcik ameliyatında, bir oğlunu trafik kazasında yitirdi. Oğlu Serdar Denktaş Kıbrıs’ta siyasi hayatını Demokrat Parti liderliğiyle devam ettiriyor.
Rauf Denktaş’ın bugüne dek yayınlanmış 50 kitabı ve bir film senaryosu (İşgal Altında) var. Yazarlık ve fotoğrafçılığı hobi olarak gören Denktaş Amerika, İngiltere, Avusturalya, İtalya, Türk Cumhuriyetleri, Polonya, Fransa, Avusturya ve Türkiye Cumhuriyetinde fotoğraf sergileri açtı.

Sayısız konferanslar veren Denktaş birçok üniversiteden ödüller ve fahri doktora ve profesörlük payeleri aldı.

SABAH

http://www.medyafaresi.com/haber/73163/guncel-bir-dava-adami-rauf-denktasin-hayat-oykusu.html?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 42 other followers